Umut ORAN ile Röportaj

1-) Birinci sorum ekonomiyle ilgili olacaktır. Genel bir çerçeve çizmek gerekirse Türkiye ekonomisini yapısal olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye, 24 Ocak 1980 ekonomik kararlarıyla başlayan ve o günden beri aralıksız uygulanan özelleştirmeci, paradan para kazanamaya dayalı, tüketimi özendirici politikalarla bataklığa saplanmış bir durumda. Var olan tüm varlıkları satılmış, ekilebilir arazisi kullanılmayan, meraları boş bırakılan bir ülke durumunda Türkiye. Tabi bunların üstüne 17 yıldır devam eden “tüm parayı betona gömme” alışkanlığını da eklerseniz “denizin bittiğini” söyleyebiliriz. Tabi meselenin en üzücü yanı işsizliğin de “kronik hale gelmiş” olması. Özellikle üniversite mezunu gençler arasında işsizlik adeta bir “kader” olarak görülmeye başlanmış durumda. Ataması yapılmayan öğretmenlerden sonra şimdi de İİBF mezunlarının kitlesel ve çok uzun süreli “işsizlik” sorunu ortaya çıktı. Hatta halk arasında garanti iş imkânı sağladığına inanılan “mühendislik fakülteleri” bile artık “yeni işsizler” mezun eder hale geldi. Bunların yanına ihracat yapmak için ithalata mahkûm olan ihracatçılarımızı, döviz baskısı altında iş yapmaya çalışan üreticileri, düşük teknolojiyle var olma savaşı veren sanayicileri eklersek tablo tamamlanıyor sanırım. Kısacası Türkiye, on yıllardır alınan yanlış kararlar neticesinde, uygulanan neo-liberal politikalar sonucunda “duvara toslamıştır.” Zaten iktidar da bu durumun fazlasıyla farkında olduğu için “emirle ekonomiyi” kontrol etmeye çalışmaktadır. En kötüsüyse “marketlerde zorla alışveriş poşeti” satarak kaynak oluşturmaya çalışması. Sanırım gelecek kuşaklar “poşet satan iktidar” olarak hatırlayacaklar bu zihniyeti.

2-) Peki sizce çözüm ne olmalıdır? Kısa ve uzun vadede Türkiye bu darboğazdan nasıl çıkar?

“Yiğit düştüğü yerden kalkar” diye bir söz vardır. Türkiye de düştüğü yerden ayağa kalkabilir. Yani az olan kaynakları en verimli şekilde kullanarak, devleti planlayıcı olarak ekonominin içine sokarak ve üretim ekonomisine geçerek bu sorunlar aşılabilir. Devlet; tüm gücüyle üreticiyi desteklerse, ihracatı özendirirse, doğru teşvik politikalarıyla istihdamı arttırırsa herkesi İstanbul’a göçe zorlamak yerine insanlara doğdukları yerde “iş, aş” verilirse Türkiye tüm sorunlarını aşar. Tabi bunlar uzun vadeli öneriler. Kısa vadede yapılacak olan da elbette. Türk milleti, AKP zihniyetini sandığa gömdüğü anda yeni bir dönem başlayacaktır. Zira Türkiye’yi bu hale getiren “yandaşlık zihniyeti” bittiği anda ve her alanda liyakat sistemi tesis edildiğinde Türkiye değişir. Türk milleti mucizeler yaratma kabiliyetinde olan bir millettir. Ancak Türk milletine “aklın ve bilimin” öncülüğünü de sunmak gerekir. 1923-1938 döneminde yaşanan mucizenin formülü de budur. Aklın ve bilimin rehberliğini kabul etme, kıt kaynakları en verimli şekilde kullanma, ekonomiyi planlama ve yönlendirme, her alanda liyakati esas alma ve tam bağımsızlığa ekonomik alanda da kıskançlıkla sahip çıkma… Ben, bu bakış açısının Türk milletini kurtuluşa götüreceğini düşünüyorum.

3-) Önümüzdeki yerel seçimlere gelmek istiyorum.  CHP sizce yerel seçimlere hazır mı? Özellikle CHP’nin büyükşehirlerdeki durumunu ve genel politikalarını eski genel başkan yardımcısı olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye’nin olduğu gibi CHP’nin de uzun yıllara dayanan “yapısal sorunları” var. Kurumsal anlamda yapılması gereken değişiklikler uzun zamandır yapılamadığı için sürekli bir “telaş hali ve koordinasyon bozukluğu” yaşanıyor. Bu yüzden 5 yıl önceden tarihi bilinen her seçim “son dakikada” belirlenen politikalarla aşılmaya çalışılıyor. Normal bir ülkede böylesi hataları belli ölçülerde “normal” karşılamak ya da “kötü yönetim” olarak görmek mümkünken Türkiye özelinde böyle hatalar varlık-yokluk mücadelesinde bir geri adım olarak kabul edilmelidir. Zira iktidar bloğu “toplumu hücrelerine kadar kutuplaştırmış ve yandaşlar dışında kimseye” hiçbir şey vermek istememektedir. Bunların üstüne “Cumhuriyet’in kurucu değerleriyle ve kadrolarıyla olan “sonu gelmez çatışmalarını” eklerseniz Cumhuriyet çocukları, ana muhalefet partisinden çok daha fazla şeyler beklemektedir. Ne yazık ki, 16 Nisan’da ve 24 Haziran’da Cumhuriyetçi kitlelerin yaşadığı derin hayal kırıklığı üzerine çok kafa yorulmuyor. Oysa bu tepki ortadan kaldırılmadan seçimlere gidilirse “sandığa gitmeme” ya da “başka bir partiye oy verme” gibi bir risk olduğu görülüyor. Ben, bu tepkinin büyüklüğünü gördüğüm için Anadolu’yu karış karış dolaşarak “CHP 1 oy” daha fazla alsın diye mücadele ediyorum. Ancak şu ana kadar CHP üst yönetiminin “kırgın ve kızgın” olan CHP tabanına yönelik yeterli mesajları veremediğini düşünüyorum. Umarım seçim gününe kadar taban ikna edilebilir. Ve umarım sandığa gitme oranı çok yüksek olur. Zira ben alınacak her bir belediyeyi Cumhuriyetçi kitlelerin tutunacağı bir dal olarak görüyorum. Dalların sayısı ne kadar çok olursa yarınların mücadelesi de o derece kuvvetli olur.

4-) CHP’nin aday belirleme süreci çok tartışma konusu oldu. İlk olarak eğilim yoklaması yapılacak dendi; sonra bundan vazgeçilerek merkez ataması gerçekleşti. Bu konularla ilgili neler söylemek istersiniz?

Muhalefet partilerin “iktidar partisine” benzeyerek elde edebileceği bir zafer olduğunu düşünmediğim için CHP’nin de kendi ilkelerine ve değerlerine sahip çıkarak, daha fazla parti içi demokrasiyi tesis ederek ve kendi öz evlatlarına, öz ideolojisine ve gücüne inanarak iktidara ulaşabilir. Bu anlamda aday belirleme sürecinde AKP ya da MHP’nin adaylarını “tek adamlar” eliyle tespit etmesine şaşırmayız ama CHP de aynı yöntemi benimserse buna şaşırmamız gerekir. Zira bu yöntemler daha önce denenmişti ve sonuç alınamamıştı. Yani her adayı “tek irade” tespit edince zafer kazanılmadığı görülmüştü. Öyleyse aynı zamanda bir “zihniyet farklılığı göstergesi” olarak CHP’nin iktidarın yöntemlerini tamamen reddetmesi beklenir. Aksi durumda “parti içi küskünlerin” sayısı artar. Herkes kendisinin haksızlığa uğradığını düşünmeye başlar. Oysa bunların tamamını ortaya “bir sandık” koyarak çözmek mümkündü. Doğru olan da Cumhuriyet çocuklarının hak ettiği de buydu. Ancak olmadı! Artık bundan sonrası Genel Merkez Yönetiminin sorumluluğunda. Umarım ki onlar haklıdırlar ve 31 Mart gecesinde Türkiye’nin yerel yönetimleri “yeni bir başlangıç” yapar.

5-) Bu yerel seçimlerin Türkiye’nin kaderini değiştirebileceğini öngörüyor musunuz?

Ben hiçbir seçimi “tek başına” her sorunun çözümü ya da sebebi olarak görmem. Mustafa Kemal’in Askeri olarak elbette her seçimden zaferle ayrılmayı isterim ancak mağlubiyet halinde de dünyanın sonunun geldiğini düşünmem. Zira en son umut ölür derler. Türk milletinin laik, demokratik Türkiye Cumhuriyeti mücadelesine devam etme kararı her seçimden daha önemlidir. Yani 1 Nisan sabahı Türkiye’deki tüm belediyeleri AKP-MHP ittifakı kazansa bile bu tablo mücadeleden vazgeçmek için gerekçe olamaz. Ben, büyük Türk milletine bakarım. Onların mücadele azmi her şeyden önemlidir. Kısacası Türkiye’nin kaderi genel ya da yerel seçim sonuçlarına indirgenemez. Bizim mensubu olduğumuz gelenek “7 düvele karşı” mücadeleden doğmuş bir gelenektir. Bu itibarla Türkiye’nin kaderine “sadece Türk milleti” karar verebilir diye inanırım.  Ben de Atatürk’ün “iki büyük emanetine” sahip çıkarak mücadeleye devam ederim.

6-) Türkiye başkanlık sistemine (cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine) geçeli yaklaşık 8 ay gibi bir zaman geçti. Bu geçen 8 ayı uygulamalarıyla birlikte nasıl değerlendiriyorsunuz?

Açıkçası 16 Nisan’da ve 24 Haziran’da geleceğe dair söylediğimiz her şey 8 ayda yaşandı. AKP cenahı Başkanlık sistemine geçilince “her şeyin harika” olacağını iddia etti ve gelinen noktada tüm iddiaları yalanlanmış oldu. Türkiye’nin demokrasi geleceğine uymayan ve tüm yetkiyi “tek adama” veren bu sistemin başarılı olma ihtimali yok! Ne yazık ki Türkiye, Başkanlık sistemine geçmenin ağır bedellerini bir süre daha ödemek zorunda kalacak. Krizler derinleşeceği gibi her sorun “talimatla” çözülebilir zannedilecek. BU düşünce de baskıyı arttıracak.  Zaten yaşanalar da tam olarak bu! Sekiz ayda tüm sözleri yalanlanmış ve yeni söz kalmamış bir iktidar var ortada. Zaten AKP’nin yeni bir söz bulması da mümkün değil zira tamamen tükendiler. Her vaadi verdiler ve tutamadılar. İnancım odur ki AKP’ye karşı halkın inanabileceği bir “alternatif” ortaya konulabilirse iktidar el değiştirir. Ben ana muhalefet partisi doğru adımları atarsa, altı oklu ideolojisine uygun davranırsa, kendi fikrine ve evlatlarına güvenirse ve liyakate dayalı bir sistem kurarsa bu değişim sağlanabilecektir. 

7-) Türkiye başkanlık sisteminden tekrar parlamenter demokrasiye dönebilir mi? Eğer dönerse bu durum hangi şartlar altında gerçekleşebilir?

Parlamenter demokrasiye dönebilmek için önce bu ideale sahip bir adayın ortaya çıkarılması ve 5 yıl sonra yapılacak seçimi de kazanması gerekir. Bir diğer zorunluluksa Başkanlık sisteminin yarattığı büyük çöküşü tersine çevirmek için bir geçiş dönemi. Yani normal şartlarda yaklaşık 10 yıllık bir süreye ihtiyaç var. O halde şunu tartışmalıyız: Türkiye’de parlamenter demokrasiye dönmek için en az 10 yıllık “plan” yapabilecek, kitlesini bu hedefe inandırabilecek, kendi içinde değişimi-dönüşümü sağlayabilecek bir muhalefet partisi var mı? Eğer var diye inanıyorsanız çok sorun yok zira 10 yıl içinde kendiliğinden Parlamenter demokrasiye dönüş olur. Yok inanmıyorsanız ki ben kendiliğindenliğe inanan bir siyasetçi değilim, bugünden örgütlenmek, partileri yarınları planlayabilecek kadar değiştirmek için yeni bir başlangıç yapmak gerekir. Bence önce mücadeleye başlamak, gerçekçi olmak ve ortak aklı her anlamda egemen kılarak yol alınabilir. CHP, Atatürk’ün çizdiği rotaya sahip çıkarsa ve mücadeleci olursa Türkiye’nin kaderi değişir. Türk milletine inancım tam! Türk çocuğu doğru sözleri, doğru tavrı ve doğru kişileri karşısında gördüğünde harekete geçmekten asla çekinmeyecektir.

8 -) Türkiye’deki emek hareketleri ve STK’ların yapısı hakkında neler söylemek istersiniz? Bu kitle örgütleri sizce örgütlenmelerini nasıl üst seviyeye çıkarabilir?

Türk siyaset hayatındaki yozlaşma ve çürüme ne yazık ki emek hareketlerini de STK’ları da fazlasıyla etkiledi. Aslına bakarsanız örgütlü yapıların yarattığı büyük bir hayal kırıklığı var toplumda. Koltuğa gelenin gitmediği, hizmet etmek yerine kendi çıkarını düşündüğü, iktidarlarla her fırsatta uzlaştığı gibi bir düşünce hâkim toplumda. Bence öncelikle bu “itibar” sorununu ortadan kaldıracak hamleler yapmak lazım. Bunun yolu da sadece hamaset dolu sözler söylemek değil “yaparak göstermek”tir. Yani bu yapılar ne kadar demokratik olursa ne kadar hesap verebilir olursa ve ne kadar değişimi teşvik ederse o kadar itibar kazanırlar. İnsanlar yeniden bu büyük yapıların parçası olmak isterler ve eğer emeklerinin boşa gitmediğini gördüklerinde etraflarındakileri de örgütlerler. Kısacası toplumu yeniden kazanmak için zihniyetleri değiştirmek gerek. Bence devrimci bir bakış açısıyla bu sorunlar aşılabilir. Ancak öncelikle toplumun geneline yayılmış düşünme biçimini değiştirmek ve örgütlü toplumu inşa etmek gerekir. Sanılanın aksine değişim topyekûn olmadan hiçbir yapı tek başına ayakta ve itibarlı kalamayacaktır.

9-) Türkiye’nin dış politikada geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz. Özelikle Türk-Amerikan ilişkilerini ve sınırımızda yaşanan gelişmeler hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

Türkiye, Dış Politika konusunda yaklaşık 17 yıldır büyük bir savrulma yaşıyor. Bir gün kalkıp “Stratejik Derinlik” adı altında “maceraperest” adımlar attılar başka bir gün “Emevi Cami” hayalleri kurdular. Oysa bunların coğrafyamızın gerçeklerle ilgisi yoktu. Atatürk’ün çizdiği “Yurtta barış, dünyada barış!” hattı en gerçekçi dış politika kuralıydı. AKP, büyük bir kibirle tüm komşularımızla ilişkileri bozdu. Daha kötüsü AKP, öz Türk toprağı olan “Süleyman Şah Saygı Karakolu’nu” PKK/YPG’ye terk etti. Yani şu anda Türk toprağı teröristler tarafından işgal edilmiş durumda. İlginçtir ki aynı terör örgütlerine ABD, on binlerce tır silah yardımı yaptı ve eğitti. Bunlar AKP’nin tek başına iktidar olduğu dönemde yaşandı ve yaşanmaya devam ediyor. Amerika, tıpkı Avrupa ülkeleri gibi, Türkiye’yi ciddiye almıyor çünkü AKP’nin Türkiye’yi güçsüzleştirdiğini, bölgede etkisinin azaldığını analiz ediyorlar. Bu yüzden Fransa, çıkıp sözde Ermeni Soykırım günü ilan ediyor. Çünkü AKP’nin “Eyyy!” deyip susacağını çok iyi biliyorlar. Ege’de Türk adaları işgal ediliyor ve Yunanistan silahsız olması gereken adalara silah yığıyor çünkü Türkiye’yi ciddiye almıyor. Benzer durum Doğu Akdeniz’de ve KKTC’de geçerli. Türkiye, tarihinin en itibarsız dönemini yaşıyor AKP’nin anlamsız politikaları sebebiyle. Öyle ki küçücük devletler bile Türkiye’ye karşı cephede yer alabiliyorlar çünkü Türkiye’den çekinmiyorlar. Doğal olarak ABD de ciddiye almıyor. Ve PKK/YPG’yi destekliyor. Bu kötü günlerin geride kalmasının ve Türkiye’nin yeniden “uluslararası arenada itibar kazanmasının” yolu, iktidarın değişmesinden geçiyor. İnanıyorum ki CHP iktidarında tüm dış politik yanlışlar ortadan kaldırılacak ve ABD’nin Türkiye’yi aşağılamasının önüne geçilecek. Ben bunu başaracağımıza inanıyorum. Türkiye’nin tarihsel gücünü hatırlamamız gerektiğine inanıyorum.

10-) Siz aynı zamanda CHP’nin Sosyalist Enternasyonal’daki temsilcisiydiniz. Geçen sene istifa ettiniz. Sosyalist Enternasyonal’daki yapıyı nasıl değerlendiriyorsunuz? Sol siyaset adına Sosyalist Enternasyonal nasıl umut olabilir?

Sosyalist Enternasyonal de tüm dünyada güç kaybeden sosyal demokrat, demokratik sosyalist ya da işçi partilerinin yaşadığı sorunları yaşıyor bence. Özellikle 90’lı yıllar boyunca İngiltere ve Almanya’da neo-liberal politikalarla fazla iç içe geçen büyük sosyal demokrat partiler, dünyanın geri kalanındaki sol düşünceye dair algıları da değiştirdiler. Sosyal Demokratların liberaller farkı silikleşti. Ekonomik olarak neo-liberal fikirlere yeterince cevap üretmediler. Bu üretimsizlik hala devam ediyor. Sosyalist Enternasyonal de kendisinden beklenen rolü yeterince oynayamıyor. Ben, görev aldığım dönemde bu iddianın yeniden tesis edilmesi için yapısal değişim önerilerinde bulundum. Dağınık bir yapı olduğu için ancak zaman içinde bunlar gerçekleştirilebilirdi ve Enternasyonal, dünya siyasetinde yeniden etkili olabilirdi. Ancak o zaman gelmeden Sosyalist Enternasyonal’in Cumhuriyet Halk Partisi’ne ve bana haber vermeden Afrin Harekatı’na ilişkin benim asla kabul edemeyeceğim bir bildiri yayınlaması üzerine görevimden istifa ettim. Afrin’de yuvalanmış ve Türkiye’yi hedef alan terörist gruplara karşı kahraman Mehmetçiklerin ve şanlı Türk Ordusunun “meşru harekâtını” bu derece karalayan bir metin ortadayken Enternasyonal’de devam etmek içime sinmezdi. Ben de Mehmetçiğin yanında olmayı seçtim ve koltuğu Enternasyonal’e iade ettim. Bu dakikadan sonrası CHP üst yönetimine bağlı. Ben istifa gerekçelerimi hem kamuoyuna hem de tüm Enternasyonal üyesi partilere yazılı olarak açıkladım. PKK/YPG/PYD’nin Suriye’de işlediği savaş suçlarını, etnik temizliği, işkenceleri, keyfi adam öldürmeleri, gözaltında adam kaybetmeleri, tarla yakmaları ve pek çok suçu belgeleriyle deşifre ettim. Bu anlamda içim rahat. Benim için Türk milletinin bekası her makamdan daha önemlidir. Umarım Sosyalist Enternasyonal de bu durumdan ders almıştır.

Röportaj: Aykutcan KIZILDOĞAN

Similar Posts:

 16,356 Görüntülenme

Leave a Reply

Your email address will not be published.