TÜRKİYE’DE SOSYOEKONOMİK DEFORMASYON

Yıl 2003… Bendeniz İİB Fakültesi İktisat Bölümü ilk dersi için heyecanlı bir şekilde amfide yerimi aldım. Dersimiz; ‘’İktisada Giriş / Ekonomi Kuramı’’. Bilinmeyen her şey korkutucudur; gazetelerin ekonomi sayfalarındaki neredeyse yabancı bir dil kadar yabancı olduğumuz terimlerle dolu bir bilimi öğrenecek olmanın vermiş olduğu belirsizlik duygusu… Az sonra hoca gelir ve iktisat biliminin herkes tarafından malûm tanımını tahtaya yazar; İktisat; ekonominin işleyişini, piyasa süreçlerini, devletin ekonomiye etkilerini ve piyasaya müdahalelerini inceleyen hem SOSYAL, hem teknik bir bilimdir. Ve özellikle “SOSYAL”i büyük harfle yazıp, bir de altını kalın bir şekilde çizer. O güne kadar iktisadı salt matematik, istatistik, eğri, grafik analizi olarak kafamıza kodlamış bizler için anlamak biraz zaman alsa da, ekonominin aslında daha çok “SOSYAL” bir bilim olduğunu anlamamız, aldığımız onlarca hukuk ve davranış dersleriyle çok zor olmadı.

Bir ülkedeki istikrar olgusu üçlü sac ayağı üstüne oturur: Bunlar; “siyasal istikrar”, “ekonomik istikrar” ve “sosyal istikrar”dır. Sosyoekonomik istikrar, bir toplumun sosyal konularda kendini yönetenlerle benzer veya aynı fikir ve davranışlar sergilemesi sonucu olarak ekonomik parametrelerin bundan olumlu etkilenmesi olarak tanımlanabilir. Şayet bir ülkede hukuksal adaletsizlikler, gelir dağılımı eşitsizliği, sokak protestoları artarsa, bilmeliyiz ki, sosyoekonomik istikrar da bir o kadar olumsuz etkilenecektir.

Sosyoekonomik değişimleri etkileyen değişkenler, “içsel” ve “dışsal” olarak ikiye ayrılır. İçsel etkenler olarak; nüfus ve göç olgusunu, iletişimdeki değişimi, eğitimin yön değiştirmesini ve ekonomik model değişikliklerini sayabiliriz. İçsel değişkenlikleri bütünsel ve birbirine bağlı olarak değerlendirdiğimizde karşımıza çıkan sonuç; cumhuriyet tarihi sonrası, özellikle 1950 Menderes ve 1980 Özal dönemi sonrası kırsaldan kente başlayan yoğun göç dalgası sonucu kırsal nüfusun kentlileri, kentli nüfusun da kırsal nüfusu yoğun bir değişime maruz bıraktığı bir sosyal toplumdan bahsedebiliriz. Bunun ekonomik tezahürü en basitinden tarım ve hayvancılık ile uğraşan kırsal nüfusun sert bir değişimle kentsel emek ve ticaret sektörü neferlerine evrilmesi olmuştur. Bu göçler, ekonomide domino etkisi yaratarak artan konut ihtiyacı ile birlikte Türkiye’nin millî(!) sektörü olan inşaat sektörüne ayrılan emek, zaman ve sermaye, daha fazla katma değeri olan ürünleri üretip ihraç etme konusundaki güdüklüğümüzün yegâne sebebidir. Kentlerdeki bu kontrol edilemez nüfus artışı, kara para ve mafya ekonomisi oluşturmuş, kayıtdışı ekonominin en büyük mağduru aslında kaçırılan vergiler sayesinde maliye ve hazine olmuştur. Yeteri kaynağı yaratamayan devletin sosyal devlet misyonundaki karnesi belki de bu yüzden hep kırıklarla doludur. Bu sosyal değişimin müziğe dahi etkisi olmuştur sevgili dostlar. Cumhuriyet devrimi ile başlayan çağdaşlaşma hamleleri toplumsal dönüşümü müzik alanında da gerçekleştirirken, 1950 sonrası oluşan büyük göç dalgalarının sonucu olarak Hafif Batı Müziği, Türkçe sözlü Batı Müziği, Türk Halk ve Sanat Müziği dinginliği ve  kalitesi yerini “Bende İsterem” arsızlığına bırakmış, kulakları tornavida gibi delen elektro bağlamaların eşlik ettiği, arabesk olarak nitelendirilen, Arap ezgileri ile bezenmiş, acıyı kutsayan bir müzik türü piyasası oluşmuştur.

Türkiye’deki gençlerin eğitim ile alakalı tercihleri de, genelde plansız, sosyoekonomik rüzgârın lehine olmuştur. 1960’larda inşaat mühendisliği, 80’lerde Tıp, 90’larda bilgisayar ve elektronik mühendisliği tercihleri revaçtaydı. 2000’li yıllarda ise, meslek tercihleri genelde askerlik, polislik, bekçilik, hemşirelik gibi iş garantili ve güvenlik ağırlıklı bölümler lehine olmuştur. Özellikle 2008 sonrası bozulmaya başlayan ekonomik istikrar ve uygulanan güvenlikçi politikalar göz önüne alındığında bu tercihlerin hiç de tesadüf olmadığını görürüz.

Ekonomideki model değişikliği hususu da sosyoekonomik değişim ve deformasyonun sebepleri arasında gösterilir. Cumhuriyet dönemindeki içe dönük politikalar, 80’lerde yerini dışa açılımcı politikalara bırakmış, Türkiye, tarihinde ilk kez kapitalizm ile tanışmıştır. Kapitalizmin sosyoekonomi üzerindeki deformasyonu, günümüzde hâlâ uzun uzadıya tartışılan konular arasında popülerliğini yitirmemiştir.

Sosyoekonomik değişimlerin dışsal nedenlerini saymak istersek bunlar; çevre ve iklim değişikliği, küreselleşme ve Türkiye’nin cadı kazanı (!) Ortadoğu coğrafyasına yakınlığı mevzularıdır.

Son nedenle başlamak gerekirse; en uzun sınır komşumuz olan Suriye’de 2011’de başlayan iç savaş ve akabinde mevcut hükümetin yaptığı sayısız dış politika hatası bugün Türkiye’nin sırtına 8 milyonluk göçmen ve yaklaşık 70 milyar dolarlık bir hesap yükledi. Bu göçün demografik yapıya yıkıcı sosyoekonomik maliyeti hesaplayacak bir iktisatçının bulunduğunu sanmıyorum; çünkü bu maliyet sadece içinde bulunduğumuz zamanı kapsayan statik bir maliyet değil, devam eden geleceği de kapsayan bu dinamik maliyetin bedeli şimdilik büyük bir belirsizlik.

Çevre ve küreselleşmenin yarattığı olumsuz sosyoekonomik etkileri ana hatlarıyla sayarsak; kuraklık, küresel ısınma, zayıf yerli para karşısında dolara bağımlılık, yüksek katma değerli ürünlerin yurtdışından ithali, krizlerin ülkelerden ülkelere bir grip gibi kolay bulaşması ve 3 yıl boyunca dünyayı kasıp kavuran pandemi süreci olarak sayabiliriz.

Yazımı ünlü İngiliz İktisatçı John Maynard Keynes’in şu ünlü sözüyle bitirmek isterim;

“İnsanoğlunun temel sorunu, üç değişkeni bir araya getirmektir: Ekonomik verimlilik, sosyal adalet ve bireysel özgürlük.’’

Bir sonraki yazıda görüşmek üzere dostlar…

 

ONUR ERÜLKER

Similar Posts:

 2,578 Görüntülenme

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir