TÜRK DIŞ POLİTİKASINDAKİ SIKIŞIKLIK NASIL AŞILABİLİR?

Son yıllarda, “komşularla sıfır sorun”, “bölgesinde düzen kurucu ülke”, “küresel güç”, “değerli yalnızlık” ve “dostlarımız artacak, düşmanlarımız azalacak” gibi genellikle buyurgan bir üslup, mezhepsel bir yaklaşım ve yukarıdan bakan bir söylem ve maceraperest Türk dış politikası, Türkiye’yi bölgesel ve küresel ölçekte yalnız ve tartışılan bir ülke konumuna sürüklenmiştir. Özellikle, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu’daki güç dengeleri ve güvenlik riskleri dikkate alındığında bu durum, Türkiye’nin çıkarlarını ve güvenliğini tehdit eder hale gelmiştir.


AKP iktidarının sözcülerine göre; köklerine dönen Türkiye, şahlanışa geçmiştir. Büyük bir bölge gücü olarak coğrafyaya ağırlığını koymakta, güç dengelerini değiştirmektedir. Oysa gerçekler farklıdır. Türkiye bölgesel güç olmak bir yana, komşuları tarafından dışlanmış, yalnızlaşmıştır. Nüfuzunu, itibarını, etkinliğini, saygınlığını, caydırıcılığını büyük ölçüde yitirmiştir. Örneğin; Irak’ın genelinde olduğu gibi Türkmenlerin özelinde de mezhepçi politika güttüğünden, Irak’ta Türkmenlerin güveni sarsılmıştır. Çünkü Türkiye Türkmenlerini de Şii-Sünni olarak bölmüş, Sünnilere sahip çıkmıştır. Sonuçta Türkmenler üzerinde İran’ın nüfuzunun artmasına zemin hazırlamıştır.
AKP’nin iktidara gelmesinden bu yana geçen 18 yılda, Türkiye’nin içinde ve dışında konjontür değişmiştir. Diplomaside kuraldır: İhtiyaçlar değişince ittifaklar da değişir. Her ittifak karşısında yeni bir ittifak doğmasına neden olur. AKP bunu görememiştir.


Dış politikada süreklilik, tutarlılık, güvenilirlik, öngörülebilirlik önemlidir. AKP iktidarında Türkiye, bu niteliklerden uzak düşmüştür. Örneğin; PKK terör örgütünün Suriye kolu olan PYD terör örgütünün lideri Salih Müslim’i önce Ankara’da ağırlamış, Suriye lideri Esad’a karşı iş birliği önermiştir. Sonra da PYD’yi terör örgütü ilan etmiştir. PYD’yi terör örgütü ilan etmedikleri gerekçesiyle ABD ve Rusya ‘yı eleştirmiştir. Örneğin; Rusya’ya ait savaş uçağını 2015’te düşürmüş, bu eylemin arkasında durmuş, sonra da Rusya’dan özür dilemiştir. Örneğin; Suriye’de iç savaş çıktığı 2011 Mart ayına kadar Suriye lideri Esad ve ailesiyle çok yakın ilişkiler kurmuş, sonra da Esad’ı, “halkına zulmeden diktatör Esed” diyerek suçlamıştır. Örneğin; IŞİD terör örgütü Türkiye’nin Musul Başkonsolosluğu’nu basıp diplomatları ve çalışanları rehin aldığında IŞİD üyesi teröristler için “bir avuç asabi çocuk” demiş, sonra dünyadan gelen tepkilerin de etkisiyle bu söylemi terk etmiştir. IŞİD koalisyonuna gecikerek de olsa katılmıştır.


Türkiye, İran ile girdiği bölgesel rekabette geriye düşmüştür. İran’ı “bölgeyi domine etmekle”, “Pers milliyetçiliği yapmakla” suçlayan Türkiye’nin kendisi Sünni mezhepçi siyaset izlemiştir. Suudi Arabistan ve Katar’la birlikte Suriye meselesinde aktif taraf olmuş, rejim karşıtlarını desteklemiştir. Suudi Arabistan öncülüğünde kurulan, gerçekte İran karşıtı bir yapı olan Teröre Karşı İslam İttifakı’na katılmıştır. Suudi Arabistan’ın Yemen’e yaptığı müdahaleyi desteklemiştir. Ortadoğu’da rejimleri değil, halkları muhatap aldığını söylerken, Bahreyn’de, Yemen’de aynı hassasiyeti göstermemiştir. İç siyasette olduğu gibi dış siyasette de laiklikten uzaklaşmanın maliyeti ağır olmuştur.


Batı ülkeleriyle ilişkiler gerilince Rusya ve Çin’e yaklaşmak, Rusya lideri Putin’e “Bizi Şanghay İş Birliği Örgütü’ne alın, biz de AB’den vazgeçelim.” demek tutarlı bir siyaset değildir. Bu siyaset, ŞİÖ içinde karşılık bulmadığı, inandırıcı olmadığı gibi, Batı’da da etkili olmamıştır. Rusya ve Çin Türkiye’yi Batı’ya karşı blöf yaparken ŞİÖ’yü taktik, geçici bir koz olarak kullandığı için eleştirmiştir. NATO üyesi Türkiye’nin ŞİÖ’ye girmesinin mümkün olmadığını belirmiştir. ABD ve NATO ise Türkiye’ye ittifak içindeki yükümlülüklerini anımsatmıştır. Kaldı ki AKP’nin tarihsel, siyasal, ideolojik, sınıfsal kökenleri de Avrasyacı düşünceden uzaktır.


Sonuçta Türkiye’nin AKP döneminde de aşamadığı büyük ikilem şudur: Zorunluluklar bir yanda, alışkanlıklar diğer yandadır. Ekonomik gerçekler bir yanda, siyasi ittifaklar diğer yandadır. Enerji bağımlılığı bir yanda, diplomatik bağımlılıklar diğer yandadır. Ticari ortaklıklar bir yanda, askeri müttefikler diğer yandadır. Türkiye’nin tarihsel birikimi ve jeopolitik konumu, çok yönlü, çok boyutlu, çok taraflı ilişkilere elverdiği, bu tür ilişkileri dayattığı halde, AKP’nin ABD’ye bağımlı, Ortadoğu’da ABD çıkarlarını gözeten mezhepçi ve Yeni Osmanlıcı siyaseti, Türkiye’yi bölgede yalnızlaşmıştır.


En son yaşanan, söylenenlerin tam tersi olan 5 Mart, Erdoğan-Putin Moskova Mutabakatı, Rusya ve Suriye, Türkiye’ye tüm isteklerini kabul ettirmiş olması nedeniyle Cumhuriyet tarihinin en büyük diplomasi başarısızlığıdır.


Dış politika bilgi, birikim, deneyim ve ciddiyet gerektirir. Dış politikada hamasete yer yoktur. Ölçü kaçarsa, denge de olmaz, istikrar da sağlanamaz.


Ayrıca küresel iki büyük gücün çeliştiği ortamda ulusal siyaset yürütmek; yüksek bilinç, tutarlı siyaset ve kararlı tutum gerektirir. Kamusal değerleri dağıtılmış, üretimden yoksun, borca batmış ve hepsinden önemlisi ulusal birliği zedelenmiş bir ülkede yani Türkiye’de; bugün yapıldığı gibi, önlemi alınmamış tepkisel çıkışlar yararsız değil aynı zamanda tehlikelidir. Bunun yanı sıra Türkiye, toplam milli güç unsurlarını daima dikkate almak zorundadır.


Atatürk, Cumhuriyet Halk Partisinin 15-20 Ekim 1927 tarihleri arasında yapılan 2’nci kongresinde; Türk Dış Politikasının nasıl olması gerektiğini şöyle tanımlamıştır:
1) Türk Dış Politikasının Türkiye’nin iç organizasyonu ile tamamen hatta mükemmel uyum içerisinde olması,
2) Türkiye’nin Dış Politikasının mutlaka iç organizasyona dayalı olması,
3) Türk Milletinin refahına hizmet etmesi,
4) Türk Milletinin varlığını korumayı esas alması,
5) Türk milletini mutlu etmesi,
6) Tüm bunları yaparken belirlenen siyasi hedeflerin Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kendi gücüne dayalı olması gerektiğinin altını çizmiştir.


Dış politikada; bu işle uğraşan herkesin bilebileceği gerçekte bu doğrultudadır. Yani Morgenthau’nun ifadesiyle, ulusal çıkarlara göre hareket etmeyi rasyonel bir tercih olarak ortaya koyar.


Bugün Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bu gerçekleri tekrar hatırlayıp, siyasi hedeflerini ulusal önceliklerine göre netleştirip bir tavır belirlemesi önemlidir.


Atatürk, dış politikada takip edilmesi gereken ilkeler ile ilgili olarak dönemin Dışişleri Genel Sekreteri (bugünün müsteşarına karşılık gelen mevki) Numan Menemencioğlu’na şunları söylemiştir:
− “Komşularınızın iç işlerine karışmayın.
− Rusya’yı tahrik etmeyin,
− Arap ülkeleriyle tarihi, sosyal, kültürel ilişkilerinizi geliştirin; fakat aralarındaki anlaşmazlıklara karışmayın.
− Sormadan akıl vermeyin.
− Batı kültürünü benimseyin, fakat onların emperyalist emellerine alet olmayın.”
Türkiye, her an aleyhe dönebilecek dış politik çizgiden uzaklaşıp Ankara’nın çıkarlarına dayanan bölge merkezli ve emperyal odaklara elini kolunu vermeyen bir çizgiye dönmesi gerekiyor. Bunun için dış politikada mezhep saikini bir kenara bırakıp laik zemine oturtmalı, komşularıyla ve bölge ülkeleriyle onlara güven verecek bir ilişki pozisyonu almalıdır.


Türkiye’nin, neyin olmayacağını ve kendi bünyesine neyin iyi gelmediğini artık gördüğü değerlendirilmektedir. Bu bağlamda yeniden istikrara doğru yelken açarak yumuşak güçle konumunu korumaya, caydırıcı olmaya; kalkınmasını, gelişmesini sağlamaya yönelmelidir. Atatürk’ün Araplarla ilişkisinin nasıl olması gerektiğine ilişkin veciz sözü unutulmamalıdır. Araplar arasındaki ihtilaflara ve onların içişlerine karışmamaya yemin edilmesi şarttır.


Büyük güçlerle ilişkilere özellikle dikkat edilmelidir. Örneğin ABD Suriye Özel Temsilcisi, 2 Mart’ta Türkiye dostu bir görüntü ile geldi ve daha sonra terör örgütü PYD ile görüşmeye gitmiştir. Yani Türkiye’nin bu sıkışık durumunu kullanarak, Suriye’de bir terör devletçiği kurma mesajı vermiştir.


Rusya Federasyonu ile Yunanistan gibi küçük devletlere uygulanan “uçurum politikası” çerçevesinde bir yaklaşım da, Türkiye’yi çok ciddi sonuçlara götürebilir.


Peki somut olarak bu konuda daha neler yapılabilir?


Bu soruyu hamasetten uzak şöyle cevaplamaya başlayabiliriz. “Mehmetçiğin burnu dahi kanatılmadan milli bir dış politika nasıl olmalıdır?” sorusuna cevap bulunmak üzere konuşulmalı ve çare aranmalıdır. Çareyi tek kişiye dayalı sistemle aramanın ülkeye ne kadar fayda getirdiği, son birkaç yıllık pratikle ortadadır. Öyleyse gerçekten “milli birlik” sağlanmalıdır; ancak “milli birlik” nerede, hangi siyaset ve programda sağlanacak; asıl bunlar konuşulmalıdır. Başarılı örneği, modeli uzaklarda aramaya gerek yoktur. Kurtuluş Savaşımızın ve ardından genç Cumhuriyetin dış politika stratejisi sınanmıştır ve başarılıdır. “Yurtta barış, dünyada barış” basit bir slogan değil, zorunluluktur. Dış politikamızı ve savunma stratejimizi bu programa göre yenileme zamanı gelmiştir.


Şimdi dış politika için çare olacak reçetemizi sıralayabiliriz:
– Maceracı olunmamalı; zorunlu olmadıkça ve vatan savunmasıyla bağlı kalmadıkça savaştan kaçınılmalıdır. Sorunlar, öncelikle savaş dışı yollarla çözülmeye çalışılmalıdır.


– Vatan savaşı kaçınılmazsa, önce iç cephe güçlendirilmelidir. Millet kutuplaştırılmamalı, ayrıştırılmamalı, birleştirici olunmalıdır. Meclis sağlamlaştırılmalı, farklı görüşler bağımsızlık mücadelesi etrafında toplanarak savaş yönetilmelidir.


– Karşıt cephe yalnızlaştırılmalı, düşman eksiltilmeden nihai taarruza, askeri araçlara yönelinmemelidir. Diplomasinin araçlarından, karşı cephenin iç çelişkilerinden yararlanılmalıdır.


– İttifaklar siyaseti, sağlama alınmalıdır. Aynı anda hem Batı hem de Rusya karşımıza alınmamalı; denge sağlanmalı ama birine doğrudan bağımlı da olunmamalıdır. Emperyalizme karşı bağımsızlık çizgisi askeri olarak olduğu kadar, ekonomik açıdan da güçlendirilmelidir.


– Bölge ülkeleriyle barışılmalı, ortaklıklar kurulmalıdır. Emperyal devletlerin aracılığına yaslanılmamalıdır. Komşularla savaşılmamalı, sınır güvenliğinin ötesinde heveslere kapılınmamalıdır. Ülkenin bağımsızlığı zora sokulmamalıdır.


Sonuçta dış politikada çözüm; hariciyecilere, “Moskova’yla ilişkileri her zaman önemseyin; emperyalizmle aranıza mesafe koyun; Arap ülkeleri arasındaki sorunlara, Arapların içişlerine asla karışmayın” diyen Atatürk’ün dış politikasıdır.


Tahir CEYHAN

Similar Posts:

 7,624 Görüntülenme

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir