TAMAMLANMAMIŞ KEMALİST DEVRİM

2014 yılında yayımlanan “Yeni Türkiye-Modernliği Olmayan Kapitalizm” başlıklı kitabımda Türkiye’nin kendi modernlik deneyimini ateşe attığını ve hızla modern-dışı bir bağlama savrulduğunu tartışmıştım. Uzun zaman önce kendi modernlik projesinden -Kemalizm’den- sapmış olan Türkiye’nin modern temellerinden tümüyle kopmakta olduğunu ve bu kopuşun modernliği olmayan bir kapitalizmi yerleştirdiğini ifade etmiştim. O tarihten bu yana Türkiye sözünü ettiğim savrulmayı yaşamaya devam ediyor.

Şimdi gelinen aşamada güçler ayrılığı ilkesinin işlemediği, yürütmenin bütün gücü denetlenmez biçimde elinde tuttuğu, kuralsız işleyen modern-dışı bir kapitalizmin gittikçe güçlendiği ve toplumun kültürel yarılmalar üzerinden ayrıştığı, kutuplaştığı bir Türkiye’deyiz. Modernliğini yitiren ve bu nedenle liyakatin, hukukun, eşitliğin, yurttaşlığın, ulus kimliğinin, laikliğin işlemediği bir ülkeye evrildiğimiz konusunda şüpheye düşülmemesi gerekiyor. Çalışan nüfusunun çok geniş bir kesiminin asgari ücrete tabi olduğu, yoksullaşmanın hem mutlak hem de göreli anlamlarda yükseldiği, genç işsizliğinin arttığı, eğitim kurumunun işlevsizleştiği toplumun modern-dışılaştığı aşikârdır.

Bugün yaşadığımız açmazların, sorunların ve esas itibariyla “toplumdışılaşmanın” ve “kurumdışılaşmanın” sorumlusu olarak hâlâ Kemalizm’i işaret edenlerin bulunduğunu gözlemliyoruz. Bir taraftan Kemalizmötesi bir döneme geçildiğini iddia eden bu gruplar, diğer taraftan bugünkü sorunların kaynağının da Kemalist Devrim olduğunda ısrar ediyorlar. Kısacası, modernliği olmayan bir kapitalizme dönüşen Türkiye’nin bu duruma düşmesindeki sorumlulara işaret etmekten sakınan yaklaşımlar, hem Kemalizm’in aşıldığını hem de mevcut sorunların kaynağını oluşturduğunu iddia ediyorlar. Bu yaklaşımlar temellendirilmemiş olduğu gibi, belirli güçlerin / grupların bir fantezisini de dillendiriyorlar. Bu yazıda hem Kemalizm’in aşılmadığını yani günümüz sorunlarının çözümüne ışık tutan bir modernlik projesi olduğunu göstereceğiz hem de günümüz sorunlarının nedeninin Kemalizm olmadığını ama Kemalizm’den sapmanın ve sonrasında yaşanan savrulmaların bu sorunların kaynağını oluşturduğunu göstereceğiz.

 

Laikleşme ve Uluslaşma Davası

 

Kemalist modernlik projesinin en önemli hedefi, modern Türk toplumunu inşa etmekti(r). Modern toplum ise, yurttaşlardan kurulu ve yurtseverlik duygusunun yüksek olduğu toplumdur. Yurttaşlık kimliğinin yerleşmesi ve yurtseverlik duygusunun tutunması ise, uluslaşmayı ve laikleşmeyi gerektirmektedir. Kemalizm’in laik Türk ulusu yaratma davası olarak işe başlaması, bu nedenle, şaşırtıcı değildir. Uluslaşma ve laikleşme davasının hayata geçirilmesi, ancak devrimci bir dönüşümle başarılabilirdi.

Mevcut toplumsal yapının değişim açısından aktöre olanak sunup sunmaması önemlidir. Bu noktada mevcut yapının temel unsurlarından İslam’ın laikleşmeye ve uluslaşmaya olanak sunmasını bırakın, izin vermediğini tartışan yaklaşım önem taşımaktadır. İslam’ın din ve devlet olarak iki özerk kurumsal yapılanma fikrine kapalı olduğu, bu nedenle, gündelik toplumsal yaşamdan ve siyasal gidişattan onun ayrışmasının olanaksız olduğu genelde kabul edilir. Müslüman toplumda laikleşmenin gerçekleşme olasılığı tartışmasının beyhude olduğu çünkü İslam’ın uhrevi olmaktan çok dünyevi olması nedeniyle laikleşmeye izin vermediği hiç temkinde bulunmadan ileri sürülmektedir. Hıristiyanlıktaki gibi toplumun genelinden özerk bir ruhban sınıfının olmayışından ötürü İslam’ın gündelik toplumsal yaşamın her alanında ve anında yer aldığı ve dolayısıyla laikliğin ilk anlamı olan dinin farklılaşması sürecinin Müslüman toplumlarda hayata geçmesinin olanaksız olduğu tartışılmaktadır.

İslam’ın kolektivist-ümmetçi yapısından ötürü belirli bir ulusun kendi kaderini tayin etmesi ve ulusdevletini kurması fikrine de kapalı olduğu ve böylece uluslaşmanın önünde de engel oluşturduğu düşünülmektedir. Kolektivitenin üyeleri olarak işaret edilenler Müslümanlardır ve dolayısıyla bir ulusal kimliğin dinsel kimlikten önce konumlanması olanaksız değilse bile çok zordur. Uluslaşma ulusun olmadığı yerde ulusçuluğun ulusu inşa etmesi anlamına geldiğine göre, İslam’ın toplum anlayışının ulusçuluğa izin vermeyeceği tartışması akla yatkın görünmektedir. Demek ki hem laikleşme hem de uluslaşma süreçlerinin Müslüman toplumlarda işlemesinin olanaksızlığı tartışması, yurttaşlığa dayanan modern toplumun kuruluşunu İslamî bağlamda mümkün görmemektedir.

Nüfusunun çoğunluğunun Müslüman olduğu toplumlara baktığımızda, bu tartışmanın temelsiz olmadığını düşünebiliriz. Dinin devletten ve kamusal yaşamdan ayrı, farklılaşmış ve dolayısıyla özerk bir sahaya çekilmemiş olduğu görülmektedir. Aynı zamanda ulusdevletin kurumsallaşmadığı hatta çoğu bağlamda kurulamadığı açıkça görülmektedir. Laikleşmeye ve uluslaşmaya izin vermeyen İslam’ın ilahî dinler içinde istisnaî olduğu tartışması oldukça mantıklı durmaktadır; ancak Türkiye’ye odaklanıldığında durumun biraz ters döndüğüne ilişkin emarelerin kuvvetli olduğu da anlaşılmaktadır. Sözü edilen tartışmalar, İslam’ın ilahî dinler içinde istisna olduğunu ama Türkiye’nin de Müslüman toplumlar içinde bir istisnayı oluşturduğunu genelde kabul etmektedirler. Türkiye bu istisnaîliğini bazı açılardan tarihsel geçmişine ve yapısal unsurlarına borçlu olsa da önemli ölçüde bu istisnaîliğin mimarı Kemalizm’dir. Peki, Kemalizm bu sıra dışı başarıya nasıl imza atmıştır?

Anadolu’daki tarikat yapılanmalarına ağırlıklı olarak dayanan Türk İslam’ının değişme yönündeki gönülsüzlüğü aşikârdı. Bu yapıyı laikleştirmek ve uluslaştırmak radikal adımların atılmasını gerektirdi. Hiyerarşik tarikat yapılanmaları hem laikleşmenin ve uluslaşmanın mihenk taşı olan bireyleşmeye olanak tanımadıkları gibi hem de ulusal kolektif birlikteliği engelleyen bölünmelere neden olmaktadırlar. Bu nedenle, Kemalizm’in tarikatları yasaklaması laikleşme ve uluslaşma yolundaki engellerin elimine edilmesi anlamına gelmektedir.

Kemalizm insanlara komünal kimlik sağlayan asıl gücün köy ve mahallede örgütlenen topluluklar (cemaatler, tarikatlar) olduğunun farkındaydı ve bu nedenle ulus yaratmanın önündeki önemli engel olarak bu kendi içine kapalı yapıları gördü. Tam bu nedenle tarikatların yasaklanmasını hem uluslaşma hem de laikleşme süreçlerinin kilit olayı olarak değerlendirmek gerekir. Tarikatlar insanları sınıflandıran ve bölen organizasyonlardı(r). Her bir tarikatın kendine has öğretisinin bulunduğu farz edilir, kendi kıyafet kuralları bulunmaktadır ve hiyerarşik yapıya zorunlu olarak sahiptir. Bu özellikler hem laikleşmeye hem de uluslaşmaya engel oluşturur.

Halifeliğin kaldırılması, Eğitimde Birlik Yasası, tekke ve zaviyelerin kapatılması, tarikatların yasaklanması, üniversite reformu, Medenî Kanun, Dil Devrimi, tarih tezi, kadınlara seçme ve seçilme hakkı, köy enstitüleri, ekonomik devrim, eğitim hamlesi, kamuculuk ve diğer bütün adımlar Kemalizm’in laik Türk ulusunu inşa etme girişiminin adımlarıydı. Şeyhliğin, şıhlığın ve ağalığın gücünü kırmadan ne laikliğin yerleşmesi ne de ulusun inşası mümkündü. Geriliğin aşılması için ulusun inşasını engelleyen ve laikleşmeye izin vermeyen katı hiyerarşik yapılanmaların parçalanması kaçınılmazdı. Bu yöndeki Kemalist adımlar Ortaçağ toplumundan modern topluma geçiş için aydınlanma atılımı olarak değerlendirilmesi gerekir; ancak bu adımlar, önemli bir dönüşümü gerçekleştirmesine karşın, asıl hedefe ulaşılmadan projeden sapma ve sonrasında savrulmalar yaşandı.

Toplumdaki yapısal engellerin ve düşünsel yoksunlukların bütün ağırlığına karşın, Kemalizm’in devrimci atılımları önemli bir dönüşüme imza atmıştır. Nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan toplumlar içinde Türk toplumunun siyasal, kültürel ve ekonomik modernlik deneyimi istisnaî bir deneyimdir ve bu başarı ağırlıklı olarak Kemalizm’in başarısıdır.

 

Günümüz Sorunlarına Çözüm Olarak Kemalizm

 

Sonraki aktörlerin vizyonsuzluğuna ve gelişen koşullara bağlı olarak Kemalist modernlik projesinden sapma yaşanmış ve Türk deneyimi ciddi savrulmalar yaşamıştır / yaşamaktadır. Bu sapmaları laiklik ve ulusçuluk açısından değerlendirmemiz gerekir. 1950’lerden itibaren katı hiyerarşik yapılanmasıyla Türk İslam’ı adeta yeniden doğdu. Şeyhlik kurumu yeniden canlandı, müritler yeniden güç buldu. Hem Osmanlı’dan kalan ulemaya hem de tarikat şeyhlerine karşı, Müslümanların “kurumsal yapısını” inşa etme hedefiyle açılan Diyanet İşleri, zamanla adeta Osmanlı döneminin İslamî ulemasına benzer bir mahiyete büründü. Seçimlerde Demokrat Parti’yi inanç-temelli bir söylemin başarılı kılacağı kanısı, zaman içinde ulusa geri döndürülemez pahalar ödetti. Kültürel kutuplaşmayı derinleştiren bir siyaset kurumu sahneyi aldı. Henüz yurttaşlığın oturmadığı, uluslaşmanın ve laikleşmenin tamamlanmadığı bir anda toplumu ayrıştırıcı kültürel yarılmalar üzerinden yürütülen siyaset, Türk deneyiminin tamamlanmasının önündeki temel engel oldu.

Sonraki dönemlerde ise, İslam insanları bir arada tutacak kement olarak “millî siyasal ajandaya” dahil edildi. Özellikle 1980 darbesinin ve sonrasının “İslamîleşme” olarak ifade edilmesi gereken bir programı “toplumsal bütünleşme” amacıyla devreye soktuğu aşikâr. Örneğin 1980 darbesi üç yıl içinde İmam-Hatip okullarının sayısını 258’den 350’ye yükseltti. Aynı dönem İslamî kapitalistlerin sermaye birikimini gerçekleştirdikleri dönem oldu. Bu gelişmelerin sonucunda bir tür İslam anlayışının Türk toplumunun gündelik yaşamına hükmetme girişimleri başladı. En ağır sonuç ise, FETÖ’nün 2016 yılında askerî darbe girişimidir, ki bu düzeyde palazlanmalarının arkasında elbette Türk siyasal deneyiminin Kemalizm’den sapması yatmaktadır.

Uluslaşma açısından da iki önemli sapmanın yaşandığı nettir. İlki, bir tür Türk-İslam sentezine dayanan ideolojik anlayışın devletin temeline 1970’lerin ikinci yarısından itibaren yerleştirilmesidir ki bu anlayış Türklükten ziyade İslamlığı öncelikli gören bir anlayıştır. Ulusun ayrışmasında, kutuplaşmasında bu ideolojinin ve uygulamalarının payı azımsanmayacak ölçüde olmuştur. Kemalist ulusçuluktan kökten bir kopuşu işaret eden bu gelişmeye 1990’larda ikinci bir gelişme eklenmiş ve uluslaşma sürecinin tümden savrulmasına yol açmıştır. Bu ikinci sapma, küreselleşmeyi salt pozitif okuyan ve Türkiye’yi tümüyle Batı dünyasına koşulsuz açan bir anlayışı hâkim kılmıştır. Ulusçuluğun son bulduğuna, evrensel yurttaşlığın oluşum halinde olduğuna inanan aktörlerin yönlendirdiği ülkede ulusçuluk ciddi anlamda zayıflatılmıştır.

Bir tür Osmanlıcılığı milliyetçilik olarak anlayan ve dayatan güçlerle küreselleşmeyi kaçınılmaz olarak ulusdevletin aşınması olarak okuyan güçler son yıllarda Türkiye’de uluslaşma sürecine ağır hasarlar vermiştir. Türklükten ziyade Osmanlılığı ve / veya İslamlığı yüceltenlerin millî ve yerli olarak kendilerini belirli kitlelere kabul ettirmeleri, toplumdaki kültürel kutuplaşmayı derinleştirmektedir. Sonuç olarak uluslaşma ve laikleşme tamamlanmamış olduğu için, yurttaşlardan kurulu modern bir topluma sahip olmaktan ziyade, kutuplaşmaları derin topluluklara sahip olduğumuz söylenebilir.

 

Bu sebeple kültürel olarak ayrışmış, toplulukçuluğa gömülmüş bir toplumdışılık yaşanmaktadır. Hukuka riayet etmeyen kuralsız bir kapitalizm işlemektedir. Kamusal saha çökmüş, özel yaşamlar adeta kutsanmaktadır. Liyakatin işlemediği, eğitimin işlevsizleştiği bir toplumsal tabakalaşma süreci yaşanmaktadır. Bireylerin sayısından ziyade toplumsal temellerinden yalıtılmış kibirlilerin sayısı artmaktadır. Yoksulluk ve işsizlik gibi sosyal sorunların yükselişte olduğu ve bu sorunları esaslı biçimde çözecek bir sosyal politikanın devre dışı olduğu bir süreçteyiz. Bütün bu sorunların kaynağı Kemalizm’den sapan ve savrulan siyasal tercihler ve süreçlerdir. Kemalist modernlik projesinden sapmak, modern deneyimin kazanımlarının ters yüz edilmesine neden olmuştur. Sapma ve savrulma sonuç olarak modern-dışılaşmaya yol açmış ve kurumdışılaşma ile toplumdışılaşma sürecin ana eksenini oluşturmuştur.

Demek ki Türkiye’nin ana sorunlarının kaynağı, uluslaşma ve laikleşme davasının tamamlanmamışlığıdır. Laik ve ulusal toplum ve devlet üzerinde yükselen aydınlanmacı kültürel modernliği, cumhuriyetçi siyasal modernliği ve kamucu ekonomik modernliği hedeflemiş olan Kemalizm’in tamamlanmasına yönelecek adımlar günümüz sorunlarının çözümü için anahtardır.  Elbette eski yöntemlerin bugünün sorunlarının çözümünde işe koşulması düşünülemez. Bugün modernliğin yeniden yerleşmesi için yeniden cumhuriyet fikri etrafında demokratik örgütlenmeye ihtiyaç duyulduğu aşikârdır. Kısacası, laik ve ulusal temelde, kültürel sorunsalı aydınlanmayla, siyasal sorunsalı cumhuriyetçilikle ve ekonomik sorunsalı halkçılıkla aşma girişiminin projesidir Kemalizm ve günümüz sorunlarının aşılması için de aydınlanma, cumhuriyetçilik ve halkçılık yol göstericidir.

 

Prof. Dr. İBRAHİM KAYA

Similar Posts:

 4,396 Görüntülenme

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir