Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Masası Raporu

ÖZET

Altı başlık altında fikirler alınmıştır. Bu başlıklar; yolsuzlukla mücadele, hükümet sistemleri ve düzenlenmeleri, ulusal ve yerel yönetimler, kurumsal ayrımlar ayrıca liyakat olarak belirlenmiştir.

Yolsuzlukla mücadele başlığı kapsamı altında devlet mekanizması ile mekanizmanın asıl sahibi halk arasındaki bağın en temel engeli yolsuzlukla mücadele için bağımsız ve yaptırım gücüne sahip kurumların var oluşuna dair çalışmalar yapılmıştır Atatürkçü devlet yönetiminin tesisini sağlayabilmek için ulusal ve yerel yönetimlerde yasal değişikliklerin gerekliliği tespit edilmiştir. Bu tespitlerle, her alanda adalet sağlanmaya çalışılmıştır. Kurumsal ayrımlara dair yapılan çalışmalar Kan ve irfanla kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslararası alandaki devamlılığı ve esası için söz konusu bakanlığın, Atatürkçü nesiller ve geleceğin oluşturulmasında eğitim için söz konusu bakanlığın, ülke içinde ve dışında bulunan düşmanlara karşı Türk Silahlı Kuvvetleri’nin siyasetin değişen toplu durumdan ayrılarak bağımsız olması değerlendirilmiştir. Devletin devamlılığı ve yeterliliği için en hassas noktalardan biri olan liyakatin yeniden tesisi için kamu ve kurum içi sınavlarında sistematik değişiklikler, kurum içi görevlendirmelerde yetkinlik denetimlerine karar kılınmıştır. Ve son olarak devletin yürütme temeli olan yüksek bürokraside görev alan memurların denetim ve çalışma sistemleriyle alakalı yönergelere karar verilmiştir. Bu çerçevede, Atatürkçü düşünce sistemini yönetimde uygulamak ancak adil, demokratik ve ülkenin kurucu değerlerine bağlı bürokratların varlığıyla olacağından, bu konuda gerekli yetkilendirilmeler konuşulmuştur.

1.YOLSUZLUKLA MÜCADELE

Bu başlığı seçmenin başlıca amacı günümüz siyasetinde kişi ve kurum başta olmak üzere pek çok alanda var olan yolsuzluğun tanımından başlayarak devlet düzenindeki adalet çizgisini bozmasına dair yargılar, bu yargıların sebepleri ve önlenmesine dair çalışmalar yapılabilmesidir. Unutulmamalıdır ki Kemalist ideolojide daima hukukun üstünlüğü temel alınmaktadır.

1.1 Yolsuzluğun tanımı:

4 Ocak 1999 tarihli ‘Avrupa konseyi yolsuzlukla mücadele özel hukuk sözleşmesinde’ yer aldığı gibi yolsuzluk: doğrudan ya dolayı yollardan rüşvet ve yasadışı bir menfaat temin eden kişinin yürüttüğü görevlerin veya gerekli davranışların yasalara uygun bir şekilde yerine getirilmesinde sapmalara yol açan rüşvet veya başka her türlü menfaatin talep edilmesi, teklifi ya da kabulüdür. Bu tanım günümüz sistemlerinde yer edinmiş ve uygulamada görülen başlıca sıkıntılardan biri olmakla beraber adalet çizgisini aşarak her türlü mesleki, donanımsal ve kamusal alanlarda kişileri ayrıştıran dolayısıyla liyakatsizliğe sebep olan en önemli faktördür.

1.2 Halk perspektifinde yolsuzluk:

Yolsuzluk ana hatları ile yoksulluk, cehalet, yetersiz eğitim ve işsizlik gibi temellere dayandırılsa da yalnızca bu sıfatlara sahip kişiler tarafından gerçekleştirilmemektedir. Eş zamanlı olarak bürokrasi ve mesleki alanda başarının azim ve çalışmadan ziyade adam kayırma ve liyakatsizlikten geldiğine inanan bireyler tarafından adaletten yoksun ülkelerde oldukça kullanılmaya çalışan ve zaman zaman başarıya ulaşan bir yöntemdir. Başta saydığımız değişkenleri kısaca özetleyecek olursak yoksulluk sebebi ile yolsuzluğa başvuran toplumlarda görülen başlıca neden para kazanma talebidir. Kanunlar ve kaynakların yetersizliği, kamu görevlilerinin maaşlarını kötüleştirmekte ve düşürmektedir. Bu noktada başta temel hak ve özgürlük ihlallerinin var olmasıyla ihtiyaç duyan kimse etikten çok ihtiyaç karşılama yöntemi olarak yolsuzluğu görebilir. Bunu bir örnekle destekleyecek olursak günlerce beslenme ihtiyacını giderememiş kimse kitli bir lokantanın masasında bulunan yemeği her ne pahasına olursa olsun çalmaya ve lokantayı yağmalamaya meyil edecektir. Bu noktada devletin yapması gereken başta yoksulluğu önlemek olacaktır. Buna dair çalışmalar olarak halk çalıştığı işlerde saat ve iş gücüne doğru orantılı olarak maaş verme sistemi yapılmalı, emek karşılığının alınması sağlanarak ise toplumdaki refah seviyesi arttırmalıdır. Refah seviyesi yüksek olan toplumlarda yolsuzluk vb. hiçbir suçun işlenmesi de pek rastlanan bir durum olmayacaktır. Maaşların işgücü ile doğru orantılı olmalı ise ancak toplumun her kesiminde adalet yanlısı bir ekonomik model belirleyerek saat veya tamamlanan görev üzerinden mümkün kılınabilir. Bir başka başlık olarak cehalet ve yetersiz eğitim de tıpkı yolsuzluk gibi kişiyi suça ve suç özelinde yolsuzluğa sürükleyecektir. Unutulmamalıdır ki en büyük yoksulluk akıl ve bilim bakımından oluşturulan yoksulluktur. Bu cehaletin aşılması için yapılacak ilk çalışma okuryazarlık oranını arttırarak toplumu okumaya, öğrenmeye ve de öğretmeye yönlendirmektir. Farklı kaynak ve imkânlardan faydalanabilen birey konuya farklı perspektiflerden bakmanın faydasını görerek yalnızca kulaktan dolma bilgilerden değil, bilimi ve Ata’nın ışığından yürüyecektir. Zamanla bu kriterleri gerçekleştirmesi ile kalifiye eleman olacak sonrasında bu yetilerle paralel bir mesleğe sahip olacağından yolsuzluk bir bakımdan önlenmiş olacaktır. Son olarak işsizliğin yolsuzluğun temel sebeplerinden olduğunu belirttiğimiz bu başlıkta yapılacak ilk iş kalifiye eleman başta olmak üzere tüm toplumun uzmanlaştığı veya ilgi duyduğu alanlara dair çalışmasına imkân sağlamaktır. Kişi veya kurum desteğiyle gelen elemanlardansa ilgi duyduğu alanlarla alakalı çalışmalar yapacak kimseler vatana maksimum derecede fayda sağlayacaktır.

1.3 Bürokrasi perspektifinde yolsuzluk:

Bürokraside çalışan veya çalışmak isteyen tüm kişiler üzerinde yapılan başlıca yolsuzlukları mevki ve makam talepleri, ekonomik beklenti ve kalem yetkisi ile tanımlamamız mümkündür. Konu başlıklarına daha detaylı inecek olursak günümüz siyasetinde kanayan yaramız olan mevkii ve makam taleplerinin artışı ve yeterli kalmamasını açıklamak yolsuzluğun bürokrasi perspektifindeki en önemli nedenini de açıklamak olacaktır. Bu noktada bireylerin talep ettiği makamlara gelmesinde söz konusu makamlara gelme yolunda onay alınması gereken üst bürokrasiye rüşvet, yardım vb. her türlü maddi dayanağı sunmak adı altında sömürüye başvurması en önemli olgulardandır. Bir diğer açıdan ekonomik beklenti konusunda kişilerin nefis ve ardından ego duygularının etik ve karakteristik benliğinin önüne geçmesi sebebiyle oluşan hukuk dışı faaliyetlerin engellenmesi ancak buna dair çalışmaların ekonomik açıdan denetimi ile mümkün olacaktır. Özellikle yüksek bürokrasiye getirilecek ekonomik denetim tarafsız kurumlar tarafından yapılırsa başarılı olunabilir. Bu noktada yalnızca kişi bazında değil bir ve ikinci dereceden akraba sayılacak tüm kişilerin başta banka hesapları sonrasında diğer tüm gelir yollarının denetiminin elde tutulması yolsuzluğu tamamen engellemese de bir nebze azaltmaya ortam sağlayabilecektir. Bu tarafsız denetim kurumlarını aslında görev bünyesinde şuanda da sahip olan Sayıştay kurumunun üstlenmesi hukuki ve görevsel açıdan daha etik ve doğru olacaktır.

2. Yolsuzlukla mücadeleye dair alınan kararlar:

Yukarıdaki metinlerimizde de bahsettiğimiz gibi yolsuzlukla mücadele kavramında temel yapılması gereken şey kurum ve kişi bazlı olarak denetimin getirilmesine paralel olarak bu denetimi sağlayacak kurumların bağımsızlaştırılması olacaktır. Zira bağımsız kurumların tamamı için nesnel fikirler çerçevesinde inceleme ve soruşturma süreci daha mümkün kılınabilir. Bu noktada sayıştayın tanımını bilmek yolsuzlukla mücadelede etkin rol oynamanın da ilk faktörüdür. Sayıştay başlıca kamu idarelerinin mali faaliyet, karar ve işlemlerini hesap verme sorumluluğu çerçevesinde denetler ve sonuçları hakkında TBMM’ne doğru ve yeterli belgeler sunar. Dolayısıyla genel yönetim kapsamındaki; gelir gider ve mallarına ilişkin hesap ve işlemlerinin kanunlara ve diğer hukuki düzenlemelere uygun olup olmadığını denetler, sorumluların hesap ve işlemlerinden kamu zararına yol açan hususları kesin hüküm bağlar. Günümüzde var olan bu sistemin uygulama kısmından çıkan sonuçlar ile yolsuzluk tanımını tespit ettiğimizden çözüm önerisi kurumun iş imkânı açısından herhangi bir baskıdan uzak, güçlendirilmiş ve uygulaması kısıtlatılmayan bir kurum haline gelmesi ile aşılabilir. Bu da adalet çizgisinden çıkmayan, yolsuzluğu yapanın kim olduğuna bakılmaksızın aynı hükmü uygulayabilen, cesur, Kemalist, devletçi ve idealist insanların yapabileceği bir iştir.

Devlet memuru ve yüksek bürokraside bulunan kimselerin ekonomik denetimi de yolsuzluğu maddi açıdan azaltacak önemli bir noktadır. Birinci ve ikinci dereceden akrabaların tamamına gelece ekonomik bir denetim mal kaçırmanın önüne geçebilir. Buna şuan yürürlükte bulunan mal bildiriminde bulunulması, rüşvet ve yolsuzluklarla mücadele kanunu ikinci bölüm mal bildirimleri uygulanabilir olsa da sorunları çözmek için sadece varoluşu yeterli değildir. Bu noktada yapılması gereken uygulanabilirliğin tartışılması ve hayata geçirilmesidir.

Hukuksal boyutu daha araştırmaya açık olsa da yolsuzluğa dair cezaların ağırlaştırılması, tespiti durumunda kişinin meslekten men edilmesine kadar gidecek bir süreçten bahsetmek mümkün olmaktadır. Gene aynı kanunu örnek verecek olursak dördüncü bölüm ceza hükümleri madde 10 11 12 13 de göreceğiniz gibi cezalar var olsa da yeterli caydırıcıkla kabul edilmemektedir. Mesleği kötüye kullanan kimseler ancak ve ancak meslekten men edilerek ıslah olabilmelidir.

3.ULUSAL VE YEREL YÖNETİMLER:

Yönetim: örgütleme, planlama, yönetme ve kontrol etme işlevleri ile ilgili çeşitli ilkeler dizisidir. Bu ilkelerin işleyebilmesi için tarafsız ve halk yararına çalışması gereken yönetim belli bir noktada ulusal ve yerel olmak üzere ikiye ayrılır.

3.1 TANIMLAMA:

Yerel yönetim: il, ilçe, kasaba ya da köy halkının yerel ortak gereksinimlerini karşılayan ve genel karar organları halk tarafından seçile kamu tüzelkişisi olarak kabul edilirken Ulusal yönetim: bir vatan, millet ve bayrak bütünlüğünde uyumu sağlamak amacı ile var olan tüzeldir.  Bu noktada bizim konuşmamız gereken alan öncelikli olarak yerel yönetimler olacaktır. Unutulmamalıdır ki bir ülkeyi kurtarmaya daima en küçük alandan başlanılır.

3.2 YEREL YÖNETİMLERE DAİR ÇALIŞMALAR:

Yerel yönetimler güncel sistemlerinde il ve ilçe yönetimlerinde devlet tarafından atanan vali, kaymakam ve belediye başkanları görev yapmaktadır. Belediye başkanı seçimle başa gelen bir siyasetçi olarak kabul edilirken vali ve kaymakamlar devlet tarafından atanmış idari amirlerdir. Bu ikili ilişki müsteşar-bakan ilişkisine oldukça benzemektedir. Bakan siyasi kişilik olarak hükümeti, müsteşar atanmış kişi olarak ise devleti temsil eden bürokrattır. Bakan siyasi açıdan bakarken müsteşar devlet geleneği ile hareket ederek bakana danışmanlık yapar. Böylece siyaset ve devlet adeta bir terazinin iki kolu misali dengelenmiş olur. Tam bu noktada belediye başkanları ile vali-kaymakam ilişkisi kurmak oldukça olasıdır. Dolayısıyla bu terazinin dengesini doğru ölçüde tutturabilmek yerel yönetimlerin ana unsuru olacaktır.

Belediye başkanı ile vali-kaymakamdan oluşan bir kurul il ve ilçe yönetimlerinde dengeyi sağlayan bağlayıcı unsurlardan olabilir. Bir tarafta devletin sarsılmaz gücü diğer tarafta ise halkın sarsılmasına izin vermeyeceği siyasetin oluşturduğu bir terazi de daima dengede kalmaya meyilli olacaktır. Bu terazinin ise ben en büyük getirisi kuşkusuz bu iki kurumun farkında olmadan birbirini denetleyecek olmasıdır.

Günümüzde müsteşarlığın kaldırılması ile bu dengenin zaten bozulduğuna ve bakanların istedikleri gibi hareket ettiklerini görebilmekteyiz. Tam da bu sebepten dolayı belirtildiği gibi bir kurumun kurulması gereklidir. Bu kurum boşluğunu doldurmak ancak Yüksek Planlama Kurulu ve Devlet Planlama Teşkilatını benimsemek ile mümkündür.

3.3 DEVLET PLANLAMA TEŞKİLATI:

1960 yılında ülkenin ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınmasını sağlamak amacıyla kurulmuş,2011 yılında lağvedilmiş ve de Kalkınma Bakanlığı adı ile yeniden organize edilmiştir.2018 yılına gelindiğinde ise Kalkınma Bakanlığı ile Maliye Bakanlığının Bütçe ve Mali Kontrol Genel Müdürlüğü birleştirilerek Cumhurbaşkanlığına bağlı strateji ve bütçe bakanlığı oluşturulmuştur.

GÖREVLERİ:

1)Ülkenin tabii beşeri ve iktisadi her türlü kaynak ve imkânlarını tespit ederek hedefler tayininde hükümete müşavirlik yapmak,

2)Bakanların, kamu kurum ve kuruluşlarının iktisadi, sosyal ve kültürel politikayı ilgilendiren faaliyetlerle teklifler sağlamak ve müşavirlik etmek

3) Hükümetçe kabul edilen hedefleri gerçekleştirecek kalkınma planlarını ve de yıllık programları hazırlamak

4) Planların başarı ile uygulanabilmesi için tüm kurum ve kuruluşlarda işleyişin ıslahı konusunda görüş ve tekliflerde bulunmak

5) Kalkınma planlarının ve yıllık planlarının uygulanmasını takip ve koordine etmek, değerlendirmek ve gerekli hallerde kalkınma planlarında ve yıllık programlarda usule uygun değişiklikler yapmak

6) Özel sektör ve yabancı sermaye faaliyetlerinin plan hedef ve gayelerine uygun olarak değişiklikler yapmak

7) Kalkınmada öncelikli yörelerin daha hızlı bir şekilde gelişmesini sağlayacak tedbirleri tespit etmek

8) Kalkınma plan ve programındaki ilke ve hedeflere uygun olarak, milletlerarası ekonomik kuruluşlarla münasebetlerin geliştirilmesinde, temas ve müzakerelerin yürütülmesine gerekli görüşleri sunmak

9) Kalkınma plan ve yıllık programları bölgesel veya sektörel bazda hazırlamak, diğer özel çalışmalar yapmak üzere müsteşarın teklifi ile ilgili Devlet Bakanının onayı ile geçici olarak çalışma grupları kurmak.

Olarak özetlenebilir. Bahsettiğimiz oluşum Yüksek Planlama Kurulu ve Devlet Planlama Teşkilatı olarak ikiye ayrılır. Özetle buraya değinmenin önemi büyüktür çünkü Devlet Planlama Teşkilatını anlamak, gerekliliğini görmek izleyeceğimiz yönergenin hatlarını çizmesinin yansıra çözüm önerilerimize zemin hazırlayacaktır.

YÜKSEK PLANLAMA KURULU:

Başbakanın başkanlığında, başbakanın belirleyeceği dört devlet bakanı ile Maliye ve Gümrük, Tarım Orman ve Köy işleri, Sanayi ve Ticaret, Enerji ve Tabii kaynakları, Bayındırlık ve İskân ve Ulaştırma bakanlığından meydana gelir. Özetle görevleri:

  1. Siyasetin ilgilendiği her alanda Bakanlar kuruluna yardımcı olmak, yapılacak programlarda uygulama öncesi hedefe uygunluk ve yeterlilik bakımından incelemek
  2. Memleketin iç ve dış ekonomik hayatıyla ilgili konularda yüksek kararlar almak
  3. Kalkınma planı ve yıllık programlar çerçevesinde kamu iktisadi teşebbüsleri ile ilgili her türlü kararları almak
  4. İthalat ve ihracat rejimlerinin düzenlenmesine dair esasları tespit etmek
  5. Kanunla veya Bakanlar Kurulunca öngörülen diğer hususlar ile Kurul Başkanı veya üyelerinin görüşülmesini istediği konuları karara bağlamak olarak sayabiliriz.

DEVLET PLANLAMA TEŞKİLATI MÜSTEŞARLIĞI:

Merkez teşkilatı serbest bölge müdürlükleri ile yurt dışı teşkilatlarından meydana gelir.

Müsteşar DPT Müsteşarlığının en üst amiridir. Müsteşarlık hizmetlerinin kalkınma planlarına, yıllık programlara, Yüksek Planlama Kurulu kararlarına, milli güvenlik siyasetine, mevzuata hükümetin genel siyasetine uygun olarak yürütmekte ve müsteşarlığın faaliyet alanlarına giren konularda diğer kamu kurum ve kuruluşları ile iş birliği ve koordinasyonu sağlamakla görevli ve başbakana karşı sorumludur.

DPT’de Müsteşara Planlama, koordinasyon, uygulama ve idari konularla ilgili birimlerin yönetimde yardımcı olmak üzere dört müsteşar yardımcısı görevlendirilir.

İktisadi, sosyal ve kültürel konularda; araştırma ve inceleme yapmak, yapılmasını sağlamak, koordine etmek bu alanlarda mevcut olan bilgilere ulaşmak ve erişilmesini dağlamak ve yetiştirme, kurs, staj programları düzenlemek ve ihtisas eğitimi vermek üzere dört müsteşarlığında bağlı bir araştırma enstitüsü kurmuştur.

3.4) NEDEN DPT’Yİ ETKİN KILMAK İSTİYORUZ?

DPT’nin görevlerinde belirtildiği üzere DPT’nin hükümete danışmanlık yapmak amaçlı bir kurum olduğunu görebiliriz ve geçmişe de baktığımızda bu danışmanlık hizmetin gerçekten faydalı olduğu görülmekte fakat şu anda bu danışmanlık hizmetinin eksikliğinde kurulan kurumların yaptığı göstermelik planlar ve bu kurumların DPT kadar bağımsız olmayışı da bizlere büyük problemler oluşturmaktadır.

Bu problemlerin en büyük örneğini de ekonomide görebilirsiniz. Şu anda ülkemizde yapılacak yatırımlar herhangi bir plan olmadan yapılmakta ve tabiri caizse Türkiye Cumhuriyeti kısıtlı kaynakları harcamakta, ekonomik kalkınma durmuştur. Ayrıca,  ekonomik plansızlık sebebiyle oluşan eksiklik Mc Kinsey gibi şirketlerle kapatılmaya çalışılmakta ve bunun sonucunda ülkemiz yabancı bir şirkete muhtaç duruma gelmiştir. Fakat yine de Mc Kinsey yeterli olmamıştır. Nereye yatırım yapacağı artık plansız ve ön görülmez hale ne yazık ki sıcak para akışına da taş koymaktadır. Diğer bir problem de plansız şekilde kurulan üniversiteler sebebiyle artış gösteren genç işsizlik görebiliriz.

Sonuncu ve en önemlisi DPT’nin hazırladığı, 2001-2005 yıllarını kapsayan “Sekizinci 5 yıllık planlama” ve ardından 2006-20010 yılları arasını kapsayan “Dokuzuncu 5 yıllık plan” deprem tehlikesinden özellikle bahsetmiş ve Sekizinci 5 yıllık planında hükümetleri imar affına karşı uyarmış ve bunun ülkemizin planları vardı fakat günümüzde depreme karşı alınan önemler ne yazık ki yavaş ve yetersiz bu yüzden o insanlarımızın vefatlarını haberlerde görüyoruz.

Sonuç olarak, her ülkenin planlara ihtiyacı olduğumu belirtmekte fayda var. Plansız ekonomi, ekonomi değildir. Hiçbir ülke plansız kalkınmaz. Günümüzde yüzyıllık planlarını yapan devletler varken ülkemizin plan yoksunluğu gelişmemize ve kalkınmamıza büyük bir engeldir.

DEVLET KURUMLARININ AYRIŞMASI:

Aziz milletimiz, ülke yönetiminde yetkilendirmeyi güvenilir düşündüğü liderlere verirken, liderler milletin saf ve temiz duygularını tamamen yansıtmayabilir. Oy toplama yeteneğine sahip kişiler, milletin sahip olduğu hassas değerler üzerinden uyguladığı manipülasyonla ele geçirdiği makamları kendi ideolojik tutumlarına göre şekillendirebilir. Tamamen demokratik bir cumhuriyet için elde edilmesi gereken ilk husus tam bağımsızlık olduğundan, vatanın bütünlüğünün ve geleceğinin temel kaynağı olan kurumlar, siyasetin bu tehlikesinden ayrılarak sadece ülkenin dinamiklerine bağlı kalmalıdır. Söz konusu kurumlarda alınan ve uygulamaya konan en ufak kararların, ülke nüfusunun neredeyse tamamını doğrudan ya da dolaylı olarak etkilediğinden, bu kurumların bağımsızlığı elzemdir.

Aşağıda listelenen üç kurumun siyasetten arındırılarak bürokrasiye verilmesi tavsiye edilmektedir.

 MİLLİ EĞİTİM BAKANLIĞI

Türkiye Cumhuriyeti kurulurken sadece iç ve dış somut tehditlere karşı değil, aynı zamanda cehalete karşı savaşmıştır. Emperyalist batıyla mücadele edebilmek için batılılaşmayı hedefleyen devrimimiz, Avrupa’dan geri kaldığı eğitim konusunda attığı adımlarla ülkeyi muasır medeniyetlere eriştirecek nesiller yetiştirmeyi hedeflemiştir. Bağımsızlık Savaşı sırasında dahi eğitim alanında ilerlemeci faaliyetler düzenleyen devrim kadrolarının bu iyi niyeti, zamanla siyasetin güç dengeleri içinde suiistimal edilmiş ve nesillerin geleceği oy toplamayı bilen kişilerin verdiği anlık, niteliksiz kararlara bırakılmıştır. Bundan dolayı, eğitimin devamlılığı ve halkın geleceği için Milli Eğitim, siyasi bir erkten ayrılarak devletin sabit bir kurumu haline getirilmelidir. Başka bir deyişle, devrimin ülkenin her alanına yayılması ve ülkenin hedeflediği seviyeye yükselmesindeki en büyük güç olan eğitim, devletin sabit bir hedefi olarak alanında uzman, atanmış kişiler tarafından dizayn edilmelidir. Bu dizayn ve uygulama sırasında yasama ve yürütme erklerindeki olası değişimlerden etkilenmemesi için ayrı bir kurum olarak faaliyet gösterecek Milli Eğitim, şahsi menfaatleri ulusal menfaatlere tercih etmeyerek Cumhuriyetin kadroları ve geleceğini oluşturacaktır. Bu sebeple yapılacak en büyük çalışmalardan biri doğru kadrolar ile eğitime devam edilmesidir.

DIŞ İŞLERİ BAKANLIĞI

            “Yurtta sulh, cihanda sulh.” anlayışı ile yola çıkan ve bu doğrultuda uluslararası alanda ülke çıkarlarını korurken dünya barışını sağlamayı amaçlayan Türk Dış Politikası, uzun yıllar boyu prensiplerini koruyabilmişse de diğer bakanlıklar gibi ideolojik önceliklerle dizayn edilmeye çalışılmıştır. Seçilen yöneticilerin şahsi fikir ve talepleri, Türk ulusunun çıkarlarının önüne geçmiş, ülkenin sahip olduğu jeopolitik, sosyoekonomik önem hiçe sayılarak uzun vadede milletin refahını bozacak sonuçlar doğuran politikalar benimsenmiştir.

            Tarih boyunca milletler kendi kaderlerini gerçekleştirme mücadelesine girerken siyasi, kültürel ve ekonomik değişimler yaşamıştır. Bazen doğrusal bazen dalgalı olarak ilerleyen bu denklemde sabit her daim coğrafya kaldığından ötürü bir ülkenin dış politikası söz konusu ülkenin başlıca odaklarından biridir. Oy toplama yeteneğine sahip kişilerin olası bir güce kavuşmasıyla birlikte oluşabilecek suiistimallerden yüce milletimizi kurtarmak adına Dış Politika, siyasetin pragmatik, popülist ve değiştirilmesinden kurtarılmalıdır. Bundan dolayı, Türkiye Cumhuriyeti Dış Politikası, kurucu ilkelere bağlı ve belirtilen esaslara dayalı olarak nitelikli, vatansever kadrolar tarafından ülkenin jeopolitik ve siyasi çıkarlarına dayalı olarak şekillendirilmelidir.

TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİ

Aldığı nitelikli eğitimle 600 yıllık imparatorluğun çöküşünün ardından inisiyatif alan ve Türk milletine olan borcunu Cumhuriyet kadrolarını oluşturarak ödemeye çalışan Türk Ordusu, devletin bağımsızlığı ve bekası için sahip olduğu geleneği kaybetmemelidir. Ordu personellerinin herhangi bir siyasi rüzgâra karşı taraf oluşu, liyakatin göz ardı edilerek atama ve görevlendirme kabiliyetini bozacağından; kurum içi denetleme ve değerlendirmeler kurum dışı herhangi bir görevlinin kanaatine bırakılacağından söz konusu geleneğin kaybedilmesi durumunda vatanın bütünlüğü tehlikeye girecektir. Bundan dolayı, ordu personellerinin görevlerini yerine getirebilmek ve yükselmek adına devlet haricinde herhangi bir güce bağımlı olmaması için Türk Silahlı Kuvvetleri siyasetin değişken sonuçlarından etkilenmemelidir. Silahlı Kuvvetler ile siyasetin birbirine entegre edilmesinin yarattığı hazin sonuçları tecrübe eden milletimizin bir daha bu tip durumlarla karşılaşmaması ve devletin bütünlüğü ve bağımsızlığının teminatı için Türk Silahlı Kuvvetleri tekrardan bağımsız hale getirilerek yalnızca Cumhurbaşkanı emrine verilmelidir. Atamalar ve terfilerde, personellerin siyasi yakınlıkları yerine üstlerinin kanaati, kurum içi yetkilendirilen personellerin raporları dikkate alınarak Cumhuriyetin savunucusu Türk Silahlı Kuvvetleri, siyasetin konjonktürle değişimlerinden ayrılarak kurucu değer ve ilkelerden uzaklaştırılmamalıdır.

  • JANDARMA GENEL KOMUTANLIĞI

Tarih boyunca konumsal kişiliğinin her daim tartışıldığı Jandarma, Türk Silahlı Kuvvetleri ile aynı geleneğe ve askeri eğitime sahip olmasına rağmen şu an içinde bulunduğu konum tamamen askerlikten uzak, emniyetleşen ve siyasileştirilmeye çalışılan bir kolluk yapı haline gelmiştir. Jandarmanın fiziksel ve doktrinsel dinaminiğin bozulması ülke içinde güvenlik zafiyeti yaratacağından bu hususta yapılacak çalışmalar halkın güvenliğini doğrudan etkileyecektir. Bu hususta, seçimlerle değişebilecek bir siyasi yapıya teçhizat ve bütçe açısından güçlü bir silahlı gücün verilmesi, yöneten seçilmişin şahsi ya da ideolojik menfaatleri doğrultusunda da kullanılabileceğinden Jandarma, tekrardan Türk Silahlı Kuvvetleri’ne bağlanmalıdır.

  • SAHİL GÜVENLİK KOMUTANLIĞI

1982 yılında kurulan ve aslen İç İşleri Bakanlığı’na bağlı olup personeli Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’ndan sağlanan Sahil Güvenlik Komutanlığı, olası bir seferberlik durumunda komutası Deniz Kuvvetleri’ne geçecek şekilde ayarlanmıştır. Sahil ve karasularını korurken, deniz yoluyla yapılan kaçakçılıkların önlenmesi ve uluslararası anlaşmalar dahilinde arama faaliyetlerini sürdürmekle görevli komutanlık, ülkenin iç ve dış tehditlerine karşı önemli bir yerde bulunmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu değerleri ve ulaşmak istediği seviyeye karşı belirli olan bu tehditler, bağımsızlığa zararlı ideolojiler tarafından masumlaştırılabileceğinden, Sahil Güvenlik Komutanlığı da diğer kolluk güçleri gibi siyasetten arındırılarak yalnızca milletin güvenliği için görevini devam ettirmelidir.

5)ÖZELLEŞME-KAMULAŞMA:

Özelleşme terminolojik olarak mülkiyeti ve yönetimi devlete ait olan iktisadi üretim birimlerinin özel sektöre devri olarak tanımlanabilir.

Kamulaşma ise kamu yararı gözetilerek belli bir amaca göre yol, okul, hastane ve bunun gibi ortak kullanımın ihtiyacına hizmet verme amacıyla ilgili kanun hükümlerinin uygulanması dolayısıyla temel hak ve özgürlük adına yapılmış etkinliklerdir ve halkın refah ve huzur seviyesinde artış olması nedeniyle yapılır.

5.1. ATATÜRK DÖNEMİ KAMULAŞMA-ÖZELLEŞTİRME

Kabotaj Kanunu:

1 Temmuz 1926 yılında tüm kara sularımızda bunu dışında tüm körfezler, limanlar vb. alanlarda hareket eden araçların bulundurulması ve bu araçlar ile mal ya da yolcu taşıması yalnızca Türk vatandaşlarına aittir

Sosyal Devlet:

Ekonomik ve sosyal yönden yurttaşlarının tümüyle ilgilenen alanların yaşam düzeyi, sosyal güvenliği ve refahı için gereken önlem ve kararı alan devlet tipidir

Atatürk döneminde tütün reji kamulaştırılmış ve daha isimleri önemli olmayan 21 işletme millileştirilmiştir. 1926 Kabotaj Kanunu buna bir örnek niteliğindedir. Atatürk dönemi yabancı sermaye veya yatırımcılara karşıtlık değil kamunun yararına hareket edilir halkın refahına öncelik verilirdi.

1934-1938 yılları arasında 32 yabancı şirketin Türkiye de faaliyete geçmesini sağlamıştır. ,

Ayrıca Haydar Paşa- Ankara/ Eskişehir-Konya/Mersin-Tarsus-Adana demir yolları kamulaştırılmıştır.

Sonuç olarak Atatürk dönemi kamulaşma-özelleşme başlığı altında halk ve kamu yararı gözetilerek yapılmış işler yatmaktadır.

5.2 GÜNÜMÜZ ÖZELLEŞTİRME:

Günümüz kamulaştırma diyemiyoruz çünkü yakın tarihe kadar bir kamulaştırılan mikro veya makroekonomiye sahip bir işletme yoktur. Ardından “Devlet Planlama Teşkilatı” gibi stratejik kurumun kapatılması hatalarımızın zincirinin bir etkenidir. Yakın tarihimizde özelleştirilen yerler:

  • Türk Telekom Araç muayene istasyonları,
  • PETKİM                 
  • SEKA
  • TEDAŞ                   
  • TÜPRAŞ
  • Tekel                    
  • SEKA
  • Kuşadası/Trabzon/Dikili/Mersin/İskenderun/Yarımca Limanları…

Kabotaj Kanunu:

1 Temmuz 1926 yılında tüm kara sularımızda bunu dışında tüm körfezler, limanlar vb. alanlarda hareket eden araçların bulundurulması ve bu araçlar ile mal ya da yolcu taşıması yalnızca Türk vatandaşlarına aittir.

Sosyal Devlet:

Ekonomik ve sosyal yönden yurttaşlarının tümüyle ilgilenen alanların yaşam düzeyi, sosyal güvenliği ve refahı için gereken önlem ve kararı alan devlet tipidir.

ÖZELLEŞTİRME

*Genel olarak halkın, İkinci Dünya Savaşı sonrasında desteklediği Devletleştirme ve refah Devleti anlayışının enflasyon, aşırı vergi yükü, dış ticaret açıkları ve bütçe sınırlarını zorladığına ikna olmaları

*Sermaye piyasasının bulunmayışı ya da gelişmemiş olması yüzünden işletme performansı denetiminin yetersiz kalması, güdeleyici amaçların ve cezaların bulunmaması, iş disiplininin zayıflaması sonucu ekonominin genel performansının azalması,

*Ekonomik ve siyasal gücün aynı elde toplanmasının yaratacağı sakıncaların ancak özelleştirme ile giderebileceği düşüncesinin güçlenmesi,

*Ekonomik ve siyasal gücün aynı elde toplanmasının yaratacağı sakıncaların ancak özelleştirme ile giderebileceği düşüncesinin güçlenmesi

*Özelleştirme bir yandan kamu zarar açıklarını kapatmış gözükse de mikro ve makroekonomilerin kılcallarına girdiğimizde fark etmiş oluruz ki otuz senelik iktisadi alanda ürün artsa da eleman veya memur azalımı bütçeden kısma amaçlı daha birçok yaptırımlar gerçekleşmekte olsa da denetim merceği boş kalıyor.

*Özelleştirme günümüzün bazında kamu namına bir katkı değil ziyan etmek dışında bir etkeni yoktur. İktisadi boyutunda hiçbir kelime olmasa da her bir araştırmada bir ihalede kayırma bir rant dönmekte. Kemalist düşünce böyle konumda kamulaştırmanın önemini ve katkılarını temenni ederek basamaklarını çıktığı görülmüştür ki ihtiyacın ta kendisi Kemalist bir yaklaşımla artık kamulaştırma yaptırımları elzemdir.

*Bir Sosyal Devlet politikasında halka yapılan emeklerde zarar görülür ise özelleştirme kararına gidilip verilememeli, halkın refahı için devlet eliyle daha iyi planlanıp mali bütçe ayarlanmalı. (TEDAŞ SATILMA SEBEBİ)

*Devlet önemli kurumların halkın refahı ve kişisel korumaya kendi bakmak yerine halkının başka özel tek ellere kişisel korumalarını verdiği takdirde tedirginliğin baş göstermesi ardından olacaklar sadece güven sarsıntısı değil makroekonomide tek kalemiz olan kurumlarımızı koruyamamakla beraberinde artık hatalar zincirinin bir hoş geldin yaklaşımı başlar (TÜRK TELEKOM)

*Kimya sanayisinde bir dev olmak ve ARGE projeleriyle her geçen gün gelişirken son hisseye kadar sattığımız ve ardından devletin yararına yaptığımızı sandığımız yaklaşımlar bizi nisan yağmuru mutluluğundan öteye götüremeyeceğini her geçen gün ortaya koyuyor. (PETKİM)

*Bizim üç tarafı denizle çevrili ve her geçen gün gelir dağılımı artan limanlarımızı, sahil ve marinalarımızı özel sektöre verilip hem gelirimizin azalmasını ve halkın artık eşitsizlik olarak karar kıldığı bu derecede rezil ve kendi hegemonyalarında her adam kayırma rantı amaçlı fikirler yürüterek makûs kaderimize kabullenmek değil artık Kemalist düşüncenin iktidarlığın ve devrim sürekliliğinin tam zamanıdır. (LİMANLAR),,

Bu başlığa dair söylemlerimizi Ahmet Taner Kışlalı’nın şu sözü ile desteklemek istiyoruz. ‘Atatürk döneminde özellerde firmalarda okul vardı, Hastane vardı, işçilere lojman vardı. Kemalist devletçilikle, toplumun yararını gözetmek de vardı, özel kesime destek olmak da. Ama özel çıkarları halkın genel çıkarların halkın çıkarlarının önüne geçirme yoktu. Hele hele, devletin TALAN edilmesine göz yummak yada talan aracı olmak hiç yoktu!..’

Konuya hümanist bir bakış açısı getirecek olursak ise özelleşmenin eğitim ve sağlık gibi alanlarda sağlanması ile vatanın her yerindeki halk eşit şartlarda ve eşit oranda faydalanamayacaktır. Bu sebeple temel hak olarak da adlandırabileceğimiz tüm başlıklarda ( barınma, beslenme, sağlık, eğitim vb.) özelleşmeye gitmek halkçılık ilkesine ters düşmekle beraber halka ihanet etmek demektir. Kemalist bakış açısında olağanüstü hal dışında hiçbir zaman temel hak ve özgürlükler kısıtlanamaz. Bu haklar ekonomik statü ile bağdaştırarak kişilerin elinden alamaz. Toplumun her kesiminden, vatanın her alanından insan eşit imkân ve haklara sahip olmalıdır.

ÖNERİLER:

  • Kabotaj Kanunu nasıl sadece Türk istifhamındansa, liman, marina, sahil mülkiyeti sadece devletin tek elinde olup ihalelilerde mal satışına çıkarttırmamalıdır.
  • Devletimizin özelleştirme ile ilgilenen kurumumuzun ayı, dokunulmaz ve sıkı denetimin olduğu bir kurum oluşturmak.

6. LİYAKAT:

Anayasa‘ya göre, her Tük kamu hizmetine girme hakkına sahiptir ve kamuya alınmada, görevin gerektirdiği niteliklerden başka hiçbir ayrım gözetilemez. Türk pozitif hukukunda memurluğa giriş ve yükselmede liyakat sistemi benimsenerek tarafsız bir memuriyet sistemi oluşturulmaya çalışılmıştır. Gerçekleştirmeye çalışılan tarafsız memuriyet sistemiyle, bu sistemin eşit imkânlarla uygulanması devlet memurlarının niteliği ve kurumların geleceği amaçlanmıştır.

İnsan, var olduğu andan beri kendi sağlığı ve refahı için pragmatik eğilimlerde bulunmaya çalışan, duygusal olay, teklif ya da iddialarda rasyonalitesini kaybetmeye müsait bir varlıktır. Liyakatsiz kavramı, insanın bu zafiyetinin kendini somut olarak gösterdiği andan itibaren başlamıştır. Liyakat, doğası ve tanımı gereği herhangi bir görev ya da pozisyonda çalışmak için başvuruda bulunan adayların niteliği haricinde hiçbir şeyin dikkate alınmamasını gerektirir. İşe alım mekanizması daha önceden kodlanmış, sınırlandırılmış ve duygularından arındırılmış herhangi bir robot tarafından yapılmadığı için kurumlarda bu süreç şeffaf ve doğru işleyememiş, liyakatsiz atamalar ve görevlendirmeler ön plana çıkmıştır.

Yusuf Has Hacib’in dediği gibi liyakatsiz bir atama, atama yapan kişinin liyakatsizliğinden kaynaklandığı için zincirleme olumsuz etkilere sahip olan bu durum, daha önceden hesaplanmamış sorunları beraberinde getirebilir. Liyakatsiz görevlendirmeler işleyişin devamlılığını bozabilir, kurumun ihtiyacı olan nitelikli insanları kendinden uzaklaştırabilir ve daha da kötüsü yozlaşmalara yol açabilir. Bu tip sorunların bertaraf edilmesi ve liyakatin tesis edilmesi için, işe alım sürecinde adayın birikimi haricinde farklı özelliklerini test etmeye müsait mülakatlar kaldırılmalı, adaylar yazılı sınavdan aldığı puan ve güvenlik soruşturması ile başvurduğu kuruma yerleştirilmelidir.

i)Güvenlik soruşturması

Bireylerin liyakat sahibi olması, görevini başarılı bir şekilde yerine getireceği konusunda yeterli sayılabilecek bir veri sunsa da, makamının yetkilerini hukuksuz ya da tehlikeli kullanmayacağı anlamına gelmemektedir. Kişi ya da kişiler, aday oldukları görev için yeterli donanıma sahip olabilir, birikimini değerlendiren sınavlardan hak ederek geçebilir. Bu kişi ya da kişiler, liyakat esasına dayalı olarak bilgileriyle elde ettikleri bu makamlardaki yetkilerini kendi çıkarları için kullanabilir, liyakatle gelmiş olmasına rağmen liyakatsiz faaliyetlerde bulunabilir ve en tehlikesi Türkiye Cumhuriyeti’nin bütünlüğüne kast edebilir. Bundan dolayı, herhangi bir kurumdaki memuriyet için adayların Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu değerleri ve bağımsızlığına, cumhuriyetin devamlılığı ve hedeflerine uygun olup olmadığı araştırılmalıdır.

Bütün bunlara ek olarak, aday oldukları görevlere liyakatli kişiler güvenlik araştırmasını da geçtikten sonra göreve başladıklarında, çalıştıkları kurumlarda kurum sınavlarına tabii olmalıdır. Yıl ara ile kurum içi sınavlara tabi tutularak bulundukları mevkilerin hâlâ sahibi olduklarını kanıtlamaları gereken memurların, sınavlardan üst üste iki kere başarılı bir sonuç alamadıkları takdirde alanlarına yönelik tekrardan bir eğitime gönderilmelidir. Eğitimin ardından yapılacak olan değerlendirme sınavlarında da başarılı bir gelişim gösteremeyen bu adayların ilgili kurumla olan ilişiği kesilmelidir.

 İnsan var olduğu müddetçe hiçbir zaman homojen olamayacağından, duygularından arındırılamayacağından dolayı liyakatsizliğin önüne tamamen geçmek mümkün değildir. Yukarıda belirtilen esaslarla liyakat güçlendirilebilir ve devamlılığı sağlanabilir. Türkiye Cumhuriyeti’nin güzel yarınlara kavuşabilmesi için Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün “Vatanını en çok seven, işini en iyi yapandır.” sözünü dikkate alarak yola devam edilmelidir.

7.SİYASETE DAİR EN GENEL YORUMLAMALAR:

  • Milletvekili belirli bir süre olmak surette çalışacak.
  • Milletvekili her yıl belirli sayıda yönerge getirme zorunluluğu.
  • Baraj %7 ye düşürülmelidir.
  • Parlamenter sisteme dönülmelidir.
  • Güvenlik sistemi oluşturularak ekonomik denetim gelmelidir.

Milletvekilleri belirli bir sürede çalışmalı:

Gençlerin istihdamını sağlamak amacı ile kişilerin belli yaş sınırları belirlenerek bu üst sınır sonrasında kişilerin emeklilik haklarının iyileştirmesi ile gençlerin aktif rol oynayabileceği sistemler gelmelidir. Bu sistemler yeni fikir ve ideolojik tanımların ortaya atılmasında dolayısıyla Kemalist gençlerin kürsülerde, mevkii ve makamlarda yeni soluklar getirmesine imkân sağlar. Bu noktada emeklilik

Milletvekillerinin belirli sayıda yönerge getirme zorunluluğu:

Günümüzde mecliste bugüne kadar yönerge tasarısında bulunmamış, yalnızca bedensel varlığı ile kendini gösteren kişilerden ziyade kalifiye, vasıflı, aynı zamanda vatan ve milletin lehine çalışmaları ile kendini duyurmalıdır.

Barajın yüzde yedi oranına düşürülmesi:

Ülkemiz demokrasi tarihi detaylı incelendiğinde idol kabul ettiğimiz Güçlendirilmiş Parlamenter sisteme uygun olarak barajın düşürülmesi demokratikliğin yanı sıra farklı söz ve farklı ideolojiye daha paralel bir ortam sağlayabilmektedir.

MASA KATILIMCILARI:

  • MASA BAŞKANI: DİLAN KESKİN
  • ASİYE AKSU
  • ALP BARKIN ÜNAL
  • YİĞİT EFE KENGER
  • YAZGÜLÜ GÖKGÖZ

Similar Posts:

 723 Görüntülenme

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir