Hukuk Masası Raporu

GİRİŞ

10-12 Aralık 2021 tarihleri arasında Ankara’da düzenlenen 1.Büyük Kemalizm Kurultayı kapsamında faaliyetlerini sunan hukuk masası olarak “Hukuk Eğitimi” , “Siyaset Yargı İlişkileri”, “İnsan Hakları ve Uluslararası Hukuk”, “Uygulamadaki Problemler” ve “Kadına Yönelik Şiddet ve Çocuk Hakları” konu başlıkları altında toplantı öncesinde raporlama çalışmaları gerçekleştirmiş ve bu kapsamda yapılmış olan masa toplantılarında konu başlıkları üzerinden tartışmalarda bulunuldu. Mevcut sorunların tespiti ve tespitlere yönelik çözüm önerileri bu kapsamda yer almıştır. Hukuk masası çalışmaları masa başkanı Çağrı Sarıoğlu koordinatörlüğünde, Buse Şahin, Sude Yaren Kesim, Simge Doğan, Anıl Buğrahan Karaş, Feyyaz Mert Kurt, Metin Maaşoğlu, Orhun Ayhan, İlker Yiğit Çetin, Burak Etik, Yunus Emre Türk, Eren Karakaş, Utku Zaimoğlu, Haydar Dündar’ın katılımları ile gerçekleşmiştir.

HUKUK EĞİTİMİ

Türkiye’de hukuk fakültelerinin sayılarının giderek artması üzerine eğitimde nitelik sorunu gündeme gelmiş ve bu kapsamda hukuk eğitimi incelenmiştir. İnceleme neticesinde;

– Hukuk fakültelerinin ihtiyaç analizi yapılmaksızın açılması ve fakültelerin açılma şartları

– Yetersiz ve niteliksiz akademisyenler

– Hukuk fakültelerinin kontenjanları incelenmiştir. Hukuk Fakültelerinin ihtiyaç analizi yapılmaksızın açılması ve fakültelerin açılma şartları hususunda ilk olarak ülkemizde halihazırda mevcut bulunan hukuk fakültelerindeki niteliksiz eğitim sebebiyle niteliksiz hukukçular yetiştirdiği hususuna değinmek gerekmektedir. Hukuk fakültelerinin kurulma şartlarında mutlaka en az 1 profesör ve 1 doçent alma zorunluluğu getirilmelidir. Eğitimin sadece teoride kalmayıp pratik esaslar üzerinden de derslerin inceleme yapması niteliği arttıracaktır. Yine fakültelerdeki dersler kapsamında güncel kararlar ışığında değerlendirmeler yapılması halihazırda hukuk fakültesi öğrencilerinin hukuk nosyonunu da geliştirecektir.

Yetersiz ve niteliksiz akademisyenler dolayısıyla hukuk eğitimi temelinden sarsılmaktadır. Akademisyenlerin nitelikli olması hukuk fakültelerindeki niteliği arttıracak ve nitelikli hukukçuların mezun olmalarını da beraberinde getirecektir. Bu kapsamda akademisyen ve öğrencilerin iletişiminin kuvvetlenmesi ve tartışma ortamının var olabilmesi niteliği arttıracaktır. Akademisyen alımlarında spesifik olarak tez konuları nezdinde alım yapılması ve torpile sebep vermektedir. Akademisyen alımlarının objektif kriterlere bağlanması gerekmektedir.

İNSAN HAKLARI VE ULUSLARARASI HUKUK

Ülkemizdeki insan hakları sorunu temel hak ve özgürlükler kapsamında incelenmiştir. İnceleme neticesinde;

– Türkiye’deki göçmen/mülteci hakları sorunu

– Koruma sistemi olarak AİHM

– Fikir özgürlükler,

– Temel hak ve özgürlüklerin Anayasada düzenlenmesi alt başlıkları incelenmiştir. AİHM’e başvuru sıralamasında Türkiye, Rusya’dan sonra 2. Sırada gelmekte olup bu husus dikkat çekmekte ve ülkemizdeki insan hak ve özgürlüklerinin uygulanabilirliği noktasında endişe vermektedir. Bu durumda öncelikli olarak giderilmesi gereken sorun temel hak ve özgürlükler noktasında meydana gelen mağduriyetlerin iç hukukumuzda çözüme ulaşamamasıdır. İç hukukta çözüme ulaşmasının ön şartı olan liyakat temelinde atamaların yapılması ve hakkaniyete uygun tutarlı kararların verilmesi zaruridir. Öncelik mağduriyetlerin yerel mahkemelerde giderilmesi, giderilemediği takdirde AYM nezdinde temel hak ve özgürlükler gözetilerek tutarlı kararların verilmesidir. Bu takdirde AİHM başvurularında azalma gözlemlenecek olup bu bağlamda insan hakları ihlallerinde gözle görülebilir azalma meydana gelecektir. Bu husus ülkemizi uluslararası arenada hukuk güvenliği noktasında daha üstün kılacaktır. Türkiye’de iktidarın kötü dış politikası sebebiyle dış göç artmış ve mülteci sorunu ülkemizde öncelikli hale gelmiştir. Bu sorun insan hakları noktasında da önemli mağduriyetler doğurmuştur. Mülteciler/göçmenler ülke vatandaşı olmasa bile sadece ve sadece insan olmaları sebebiyle uluslararası hukuk bağlamında haklarının gözetilmesi gerekmektedir. Ancak ülkemize gelen göçmenlere Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı verilmesi basit şartlara tâbi tutulmuş olup bu durum Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığının itibarını zedelemektedir. Bu noktada vatandaşlığın verilmesi nitelikli şartlara bağlanmalıdır. Verilen vatandaşlığın neticesinde özellikle üniversitelere giriş konusunda Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları gibi sınava tabi tutulmaları gerekmektedir, aksi Anayasamızda gözetilen eşitlik ilkesine aykırılık teşkil etmektedir. Düşünce ve ifade özgürlüğü bağlamında ülkemizde yıllardır tutuklu kalan gazeteciler, attığı bir tweet ile yargılanan vatandaşlar ve özgür basından mahrum kalan bir Türkiye gözlemlenmektedir. Anayasada haklar açıkça tanınmış olmasına rağmen uygulamada ciddi sorunlar ortaya çıkmaktadır. Uygulamada genellikle siyasi saikle hareket ederek temel hak ve özgürlükler bağlamında özellikle ifade özgürlüğünde Anayasa hükümleri uygulanmamaktadır. Yargının tarafsız ve bağımsızlığının vurgulanması ile yukarıda değinilen sert kuvvetler ayrılığının benimsenmesi, sorunun çözümünde esas alınmalıdır. Unutmamak gerekir ki kişilerin eleştirilmesi ve bilhassa siyasilerin eleştirilmesinin hakaret suçundan ayrılması elzemdir. En çok eleştirilmesi gereken siyasal karakterlerdir. Bunu da öncelikle muhalefetin sonrasında da basının eleştirmesi gerekmektedir. Siyasiler yapılan eleştirileri kabullenmek zorundadırlar. Katlanmaları gereken eleştiri muhalefet ve basındır. (15 Mart 2015 tarihli karar no.30 Yargıtay Ceza Genel Kurulu) 2001’de Anayasa değişikliği olmuş ve bununla özel sınırlama nedenlerine dayalı bir sınırlama rejimine geçilmiştir. Öncesinde Anayasamızda temel hak ve özgürlüklerin sınırlanmasında 9 sınırlama sebebi sayılır ve ilgili maddede belirtilen sebeplerle sınırlama yapılacağı belirtilerek genel sınırlama sebeplerine bağlanmaktaydı. 2001 değişikliği ile AİHS temeline yaklaşılmış ve genel sınırlama sebeplerine yaklaşılmıştır. Bu değişiklik sırasında Anayasamızda yer alan temel hak ve özgürlükler tek tek ele alınarak değiştirilmemiş ve sınırlamalar noktasında soruna sebep olmuştur. Bu durum özgürlüklerin temelinde sıkıntıya sebep olmuştur. Anayasa m.13 kapsamında yapılan yenileme diğer temel hak ve özgürlükler ışığında yapılmamıştır. Bu yenilenmenin diğer hükümler nezdinde de yapılması temel hak ve özgürlükleri sınırlandırma noktasında sorunun çözümüne hizmet edecektir.

SİYASET -YARGI İLİŞKİSİ SORUNU

Günümüz Türkiye’sinde yargı ve siyaset arasındaki ilişkinin arttığına yönelik iddialar sıklaşmaktadır. Burada incelenmesi gereken en önemli konu yargı bağımsızlığıdır. Yargı bağımsızlığını değerlendirirken kuvvetler ayrılığı ilkesi temelinde değerlendirmek gerekir. Kuvvetler ayrılığı, devlet organları olan yasama, yürütme ve yargı güçlerinin birbirinden ayrılmış oldukları bir yönetim modelidir. Bilindiği üzere 16 Nisan referandumunda değiştirilen maddelerden biri ’‘Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız ve tarafsız mahkemelerce kullanılır’’dır. Peki bu yargının bağımsızlığını gerçekten sağlamakta mıdır? Bir ülkede yargı bağımsızlığının temeli sert kuvvetler ayrılığıdır. Bunun önemi ideal devlette belirginleşmektedir. Hukuk devletlerinde yargı yasama ve yürütmeyi denetleme görevindedir. Yasama ve yürütme ne kadar yargıyı elinde tutarsa o ülkede oluşacak hukuksuzlukların önüne geçilemez. Bunun da nedeni denetleme mekanizmasının işlevini yitireceğidir. Yukarıda belirttiğimiz gibi 16 Nisan referandumunda yargının bağımsız ve tarafsızlığı anayasa maddesine eklenmiştir. Ancak aynı anayasa değişikliğinde gerek HSK bazında gerekse de anayasa mahkemesi üyelerinin iktidar tarafından atanmasının önü açılmıştır. Bu durum da yargının bilfiil iktidarın eline geçmesine yol açmaktadır. Zira yeri geldiğinde iktidarı bile denetleyecek olan sistem iktidar tarafından atanmakta bu da iktidarın denetlenmesinin önüne geçmektedir. Anayasalar siyasi süreçten bağımsız olarak değerlendirilemez. Anayasalar siyasi sistem arasında bir denetleme ağı kurmak gibi önemli bir işlevi vardır. Bu nedenledir ki kuvvetler ayrılığı öncelikle anayasal düzende korunmalıdır. Aslında olması gereken sert kuvvetler ayrılığının anayasal düzleminde korunmasıdır. Bununla birlikte, 2802 sayılı kanuna göre hâkim ve savcılık sınavına girebilme hususunda, Türkiye’de adli ve idari yargı adaylığı için ayrıma gidilmiş ve adli yargı adaylığında hukuk fakültesi mezun olmak şartı aranarak idari yargı adaylığı için ise bir kota öngörülerek hukuk bilgisine programlarında yeterince yer veren siyasal bilgiler, idari bilimler, iktisat ve maliye gibi alanlardan mezun olanların da hukuk fakültesinden mezun olanlar gibi hâkim olabilmesine olanak tanınmıştır. Benzer şekilde Fransa’da da yerel yönetimlerde görevli birtakım kamu personeline eğitimden geçme şartı ile hakim savcı olabilme imkân tanınmaktadır. Ayrıca Fransa’da, sınava giren ve eğitimlerden geçenlerin sayısının ihtiyaçları doldurmadığı zamanlarda hukukçu olmayan ancak kamu tecrübesi olanlar da hakim olarak doğrudan atama ile istihdam edildiği görülmüştür. Böylece kamuda çalışan personelin tecrübelerini yargıya aktarması sağlanmıştır. Ancak günümüzde doğrudan atama ile bu şekilde alım ile istisnaen karşılaşır hale gelmiştir. Kamunun işlemlerinin hukukiliğini denetleyecek olan idare mahkemelerinde görev yapacak kişilerin salt hukuki eğitimden ziyade vergi, maliye, mülkiye gibi eğitimlerden geçen kişiler arasından seçilmesini isabetli görmek gerekecektir. Zira bu alanda görev alacak kişilerin idare ve kamu hukuku alanında yetkin, bilgi ve tecrübeye sahip olması beklenmektedir. Böylece bir vergi uyuşmazlığında maliye mezunu olan hâkim, hukuk mezunu hakimlere yol gösterebilecektir. Sadece hukukçuların istihdamına imkân tanıyan ülkeler de mevcuttur. Polonya, Hollanda, Almanya, Avusturya, Slovakya ve İtalya’da da hakimlik için hukuk fakültesi mezuniyeti aranmaktadır. Ancak buna ilaveten İtalya’da lisans diplomasına ek olarak yüksek lisans diplomasına da sahip olma kriteri aranmaktadır. Böylece mesleği icra etme hususunda daha zorlayıcı bir kıssas getirilmiş ve adayların donanımlı kişiler olması sağlanmıştır. Türkiye için de yüksek lisans mezuniyet şartı getirilmesi düşünülebilir. Böylece lisans aşamasından geçer geçmez hiçbir mesleki ve akademik tecrübeden yoksun bir şekilde mesleğin icrasına bir nebze olsun engel olunabilecektir.

KADINA YÖNELİK ŞİDDET

Kadına yönelik şiddet sadece ulusal düzeyde sınırlı kalmayıp küresel düzeyde de bir sorun olarak güncelliğini korumaktadır. Bununla beraber ülkemizde her gün en az 1 kadına şiddet vakası haberlere yansımakta ve yine en az 1 kadın cinayete kurban gitmektedir. Şiddeti uygulayan failler uzak çevrelerden değil bizzat kadınların en yakınında yer alan veya daha önce yakınlık kurduğu kişiler arasındandır. Söz konusu şiddetin önüne geçebilmek adına sivil toplum kuruluşları ve birlikler olağanüstü bir çaba sarf ederken yargılamada cezalar caydırıcı olarak uygulanmamakta, iyi hal indirimleri hala gündeme gelmekte; yürütmede ise 30.11.2021 tarihli mecliste eşit temsile ilişkin verilen kanun teklifi oy çokluğu ile reddedilmektedir. Kadına yönelik şiddeti önlemek bir politika haline getirilerek devletin tüm erkleri ve devlet yöneticileri tarafından benimsenmesi gerekirken erkek egemen toplumun Türk toplumunun aile yapısı olduğu iddia edilmekte ve bahsedilen önlemler ne yazık ki sözde kalmaktadır. Bu inceleme kapsamında;

– İstanbul Sözleşmesi ve 6284 Sayılı Kanunu

– TCK ve 6284 Sayılı Kanun Arasındaki Hukuki Farklılıklar

– Kadın Erkek Eşitliği

– Çocuk hakları ve güncel sorunlar alt başlıkları incelenmiştir.

           İstanbul Sözleşmesi, 1950 Tarihli İnsan Hakları Sözleşmesinden 2011 yılına kadar uluslararası düzeyde kadına yönelik şiddet konusunda önemli standartları ortaya koyan sözleşmeler nezdinde Avrupa Konseyi tarafından derlenerek ortaya konulan, 45 ülke ve Avrupa Birliği tarafından 24 Kasım 2011’de İstanbul’da imzalanmıştır. Sözleşmenin imzaya açıldığı sene Türkiye çekincesiz olarak imzalayan ilk ülkeler arasındadır. Sözleşmenin 10.yılında etkin olarak uygulandığı ülkelerde pozitif gelişmelerin olduğu görülmekteyken 2017 yılından bugüne Türkiye’nin de içinde sayılabileceği birtakım ülkelerde sözleşmenin geri çekilmesi veya onaylanmaması yönünde ciddi tartışmaların olduğu gözlemlenmiştir. Hemen ardından 20 Mart 2021 tarihli 3718 sayılı Cumhurbaşkanı kararı ile sözleşmenin feshedildiği kararı verilmiştir. İstanbul sözleşmesindeki hükümlerin iç hukuka dahil edilerek uygulamaya yansıtılması gerekmektedir.

         Türkiye kadına yönelik şiddetin önlenmesi hususunda, İstanbul Sözleşmesinin imzalanması ve buna tekabül çıkarılan 6284 Sayılı Kanun ile her ne kadar kıymetli gelişmelere imza atsa da ülkemizde kadın ve kadın hakları gereğince korunmamakta ve her geçen gün yüzlerce kadın bir cinayetin öznesi haline gelmektedir. Bunun nedeni, 6284 Sayılı Kanun’un işaret ettiği belirli suçların Türk Ceza Kanun’unda açıkça hükme bağlanmaması ve İstanbul Sözleşmesinde öngörülen tedbirlerin hükümleştirilmemesidir. Söz konusu hukuki eksiklikleri incelediğimizde karşımıza ilk çıkan husus, 6284 sayılı kanunun koruyucu tedbir kararının verilmesi için herhangi bir belge veya delilin aranmayacağını, önleyici tedbir kararının gecikmeksizin verileceği ve kararın verilmesinin kanunun amacını tehlikeye sokacak şekilde geciktirilemeyeceğini açıkça düzenlenmesidir (m.8/3). Oysa TCK hükümlerinde şiddet tehlikesi altında bulunmak yeterli görülmemiş ve üst sınırı 2 yıldan fazla hapis cezası gerektiren suçlarda tutuklamanın mümkün olması hükme bağlanmıştır. Düzenleme nedeniyle tehdit durumlarında (TCK m. 106/1) tutuklamaya gidilememekte ve bu durum kadın cinayetlerinin ülkemizde açıkça işlenmesine sebebiyet vermektedir.

           İstanbul Sözleşmesi Madde 42’de kültür, örf adet, gelenek ve sözde namusun haksız tahrikin uygulanması açısından bir neden olarak sayılamayacağı açıkça hükme bağlanmıştır.

Ülkemiz mevzuatına baktığımızda bu nedenlerin gerekçe olarak düzenlenmediğini  gördüğümüz gibi, öldürme fiili açısından tam aksine töre saiki ve kan gütme saiki cezanın daha fazla verilmesini gerektiren bir neden olarak hükme bağlanmıştır(m.82). Ancak namus saikiyle öldürmeye ilişkin olarak bir belirlemeye gidilmemiştir. Hukuki açıdan oluşturulan bu kanun boşluğu, uygulamada kadına yönelik şiddet vakalarında erkek egemen zihniyetin hakim olması ve namus saikiyle öldürmede haksız tahrikin uygulanmasının önünü açmıştır. Toplumumuzda namus kavramının konumu düşünüldüğünde, bu durumun kadına yönelik şiddet vakalarındaki artışa doğrudan etki edeceği ve cezayı azaltıcı niteliğe sahip olduğu açıkça ortadadır.

          İstanbul Sözleşmesinin iç hukukumuzdaki yansıması 6284 Sayılı Kanun ile Türk Ceza Kanunu arasındaki hukuki uyuşmazlık ve eksiklikleri incelediğimizde karşımıza çıkan meseleler, partnerlere ilişkin hükümler ve kayın hısımlarının durumudur. İstanbul Sözleşmesi madde 46/a gereğince; suçun, iç hukuk tarafından tanınan, failin şu anki veya daha önceki eşe veya partnere karşı, mağdurla birlikte yaşayan veya yetkisini kötüye kullanan aile bireylerince işlenmesi nitelikli hal olarak kabul edilmelidir. Oysa, TCK hükümlerinde nitelikli hal kapsamına partnerler ve kayın hısımlarına ilişkin ibareler eklenmemiştir ve bu durum aile içi şiddete dair yaptırımların caydırıcılığı yönünde eksiklikler oluşturmaktadır. Türk Ceza Kanunlarındaki söz konusu hukuki boşluk nedeniyle, ülkemizde sıkça rastladığımız kayınpederin gelinine ya da damadın eşinin annesine uyguladığı şiddet vakaları gerekli cezalara çarptırılamamakta ve nitelikli hal kapsamında kabul edilmemektedir. Mevcut durumda, Türk Ceza Kanunundaki hukuki boşlukların ivedilikle ve 6284 sayılı kanuna uygun bir biçimde düzenlenmesi ve cezaların caydırıcılığının arttırılması kadına yönelik şiddet vakalarının azalması amacında önem arz etmektedir. Türk yasaları gereğince cumhurbaşkanına hakaret davalarında dahi iyi hal indirimi uygulanmazken toplumun yarısını oluşturan kadına yönelik suçlarda iyi hal indirimine gidilmektedir. Söz konusu uygulama kadının insan haklarına ve toplumsal cinsiyet eşitliğine açıkça aykırılık teşkil etmektedir. Çocuk hakları ve güncel sorunların sahaya yansıması çocuk hakları konusunda sahadaki sorunlar üzerinden gidilecek olursa ihbardan, vaka sonuçlanana kadar bu konuda sorunlar bulunmaktadır. Türkiye’nin de taraf olduğu Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin yürürlükte olmasına rağmen sözleşme hükümlerinin uygulamada yansıması bulunmamaktadır.

Çocuğun örselenmemesi ve zarar görmemesinin esas alınması gerekirken bu olguya hiçbir kurum dikkat etmemekte ve süreç boyunca çocuklar özellikle psikolojik olarak zarar görmektedir. Bir diğer husus çocuğun ifadesinin alınması hususunda meydana gelmektedir. Açıklanan 4.Yargı Paketiyle birlikte somut delilin esas alınacağı ifade edilmiştir. Normal şartlarda izlem merkezlerinde kamera eşliğinde sadece 1 kez alınması gereken çocuk ifadesi süreç boyunca defalarca kez alınmakta ve hatta uzmanlar eşliğinde alınan ifade mahkemeler nezdinde somut delil olarak kabul edilmemektedir. Çocuk hakları konusunda kurumların tarafı olan sözleşme uyarınca hareket etmeleri ve uygulamada ihtisaslaşmaya gidilmesi oldukça açıktır.

UYGULAMADAKİ PROBLEMLER

Avukatlar, vatandaşın hakkını savunmasından mütevellit kutsal bir mesleği icra etmektedir. Yargının üç temel ayağından biri olan kutsal savunma makamının temsilcisidir. Ülkede savunma hakkının kuvvetli olması hukukun üstünlüğünü de beraberinde getirmektedir. Buna rağmen avukatlar suçüstü hali dışında kanuna aykırı olarak aranmaktadır. Bu temel sorunun çözümü olarak; Avukatlık Kanunu m.58’e uygun olarak ağır ceza mahkemesinin görev alanına giren bir suçtan dolayı suçüstü hali durumunda aranmasının dışında diğer aramaların önüne geçilmesi gerekmektedir. Bazı illerdeki adliye girişlerinde avukatlar X-ray cihazından geçmektedir. Bazı illerde bu uygulama uygulanmamaktadır. Bu uygulamanın tüm iller bazında sabit bir uygulama haline getirerek avukat girişlerinde X-ray ve sinyal kesici cihazların kaldırılması gerekmektedir. Baroların avukatları görevlendirdiği CMK ve adli yardım programlarındaki sıralama yavaş ilerlemektedir ve ayrıca asgari ücret tarifesindeki ücretlendirme insani yaşam standartlarında değildir. Bu durumların önüne geçebilmek amacıyla, sıralamaların hızlandırılması ve asgari ücret tarifesinin daha insani koşullara çekilmesi gerekmektir. Bu hızlandırılmanın sağlanması ve mesleğe yeni adım atmış meslektaşların dosya alıp kendilerini pratik anlamda daha rahat geliştirebilmesi için 5 yıl ve daha üzeri bu meslekte görev almış meslektaşlara 5 yıl ve altı meslektaşlara oranla daha geri planda görevlendirmenin geleceği bir sistemin kurulması gerekmektedir. Hakim ve Savcılar Kurulu’nun birbirinden ayrılarak hakimlerin bağımsızlık teminatının kuvvetlendirilmesi gerekmektedir. Örnek vermek gerekirse Ceza Mahkemeleri duruşma salonlarının öncelikli sorunu Cumhuriyet Savcıları ile hakimin ya da heyetin neredeyse yan yana oturuyor olmalarıdır. Aynı kapıdan hakim ile Cumhuriyet Savcısı’nın duruşma salonuna girip duruşmaya iştiraki, adil yargılanma noktasında bazı şüpheleri doğurabilmektedir. Silahların eşitliği ilkesi de dikkate alındığında iddia makamı ile savunma makamının mahkeme düzenindeki adil yargılanmayı gölgeleyebilecek sonuçları ortaya çıkaracak oturma düzeni giderilmeli, Cumhuriyet Savcıları da avukatların oturma düzenine benzer şekilde mahkeme salonunda yer almalıdır. Yan yana odaları olan, aynı lojmanda komşu olan, mahkeme kalemlerinden duruşma salonuna açılan hâkim kapısından birlikte giren hakim ile savcı adil yargılanmanın gereklerine ne kadar uyarsa uysun avukata, avukatın savunduğu sanığa ve diğer izleyenlere adil bir görüntü veremeyecektir. Bu maksatla Cumhuriyet Savcılarının mahkeme salonlarındaki oturma planlarının değiştirilmesiyle birlikte savcılık makamı da adliye binaları dışına taşınmalıdır. Hakimler, avukatlarla belirli zamanlarda iletişim problemleri yaşamaktadır. Kimi zaman odalarına alınmamakta, kimi zaman duruşma salonunda yeterli derecede söz hakkı verilmemekte ve hatta kopyala-yapıştır ifadelerle duruşma zaptını yazdırmaktadır. Bu durumun öncelikli olarak iş yoğunluğundan kaynaklandığı göz önünde bulundurulmalıdır. Nitelikli hakimlerin sayısının arttırılması ve ihtisas mahkemelerinin görevlendirilmesi çözüm önerisi olarak düşünülmektedir. Mesleğe yeni başlayan stajyer avukatların mevcut sistemdeki sıkıntıları göz ardı edilmemelidir. Stajyer avukat adaylarından istenen belgeler arasında SGK kapsamında olmama şartı aranmaktadır. Bu durumun Avukatlık Kanunu’nda da düzenlenmediğinden stajyer avukatların çalışmasına karşılık insani düzeyde ücret alamamasına sebep olmakta, mesleği yeni atılan meslektaşların maddi açıdan ciddi sıkıntılar yaşamasına sebebiyet vermektedir. Stajyer avukatlardan istenen belgelerden SGK kapsamında olmama şartının kaldırılması ve ayrıca kanunla düzenleme getirilerek uygun ve insani ölçüde bir asgari ücret tarifesine göre ücret verilmesi gerekmektedir. Ayrıca, avukatlık stajının ilk 6 ayındaki adliye stajı verimsiz ve pratik anlamda sıkıntılı geçmektedir. Buna çözüm olarak; Adalet Komisyonlarının eğitim masaları kurup mesleğe halihazırda yeni adım atmış olan stajyer avukatlara yol göstermesi ve yine Adalet Komisyonunun mahkemeleri bu konuda denetleme mekanizmanın arttırılması gerekmektedir. Mevcut düzenden İstanbul Barosu tarafından uygulanan danışman avukatlık uygulamasının geliştirilerek tüm barolar nezdinde uygulanması gerekmektedir. Bu uygulama dahilinde mesleğe yeni adım atan stajyer avukatlara gönüllü olarak yardımcı olmak isteyen mesleğinde kıdemli avukatların listelenerek stajyer avukatlara atamaları yapılmalıdır. Bu atamalar yapılırken stajyer avukatın ikametinin göz önünde bulundurulması sistemin verimli çalışmasında etkin olacaktır. Stajını tamamlayıp mesleğe yeni başlamış avukatlar bağlı çalıştıkları ofislerde çalıştıkları işe karşılık asgari ücreti tarifesinin altında çalışmaların denetlenmesi gerekmektedir. Asgari ücret altında çalışma durumu avukatları maddi açıdan sıkıntıya sokmaktadır. Meslek örgütü olan barolarda komisyon oluşturulacak bu ofislerin denetlenmesi gerekmektedir. Hakkın verilmesi adına barolar tarafından asgari ücret tarifesi altında avukat çalıştıran ofislere ihtar çekilmesi denetimi kuvvetlendirecektir. Adliye binaları fiziki olarak uygun inşa edilmemekte ve vatandaşlar, avukatlar ve hatta hâkim, savcılar tarafından dahi anlaşılması güç karmaşık bir mimari yapıya sahiptir. Adliye içindeki yönergeler sürekli değişkenlik göstermektedir. Bu durumun önüne geçilebilmesi için telefon üzerinden dijital bir uygulama geliştirilerek duruşma saatlerini ve yeri değişen salonların aplikasyon üzerinden güncel olarak takip edilmesi mümkün olacaktır. UYAP sisteminin yaygınlaştırılması gerekmektedir. Fakat sistemdeki aksamaklar avukatların ciddi şekilde mağdur olmasına sebebiyet vermektedir. Güncellemeler yapılsa bile bu durumun önüne geçilememektedir. UYAP alt yapısının daha güvenli ve sağlıklı olması gerekmektedir.

Similar Posts:

 493 Görüntülenme

Leave a Reply

Your email address will not be published.