ENKAZDAN ÇIKIŞ YOLU

Geçtiğimiz ay ülkemiz tam anlamıyla felaketin ortasına uyandı. Birçok hayal, umut ve emek bir gecede yok oldu. Yetim ve öksüz kalan çocuklar, evlatlarını kaybeden anne babalar, dostlarını, akrabalarını kaybedenler…

Peki ama nasıl oldu? Yani bu kadar insanı kaybetmemenin bir yolu yok mu gerçekten? Çaresiz miyiz deprem konusunda? Elbette bu sorunun cevabı hayır. Bu yazıda çok fazla teknik konulara girmemeye dikkat edeceğim. Teknik konularla ilgili benden çok çok daha yetkin birçok hocamız televizyonlarda ve diğer mecralarda bol bol konuştu ve anlattılar. Benim amacım ise meselenin biraz daha arka perdesine inip ne yapmalı sorusuna cevap aramak olacak. Teknik olarak ise sadece şunu söylemeliyim. Mühendislik bir bilimsel yöntemdir. Matematiğin ve fiziğin uygulamaya dökülmesidir. Bu sebeple mühendislik bilimine uygun şekilde inşa edilmiş bir yapının “Altından bir fay hattı geçse dahi” yıkılma ihtimali sıfırdır. Nitekim fizik ve matematik yanılmaz fakat mesele sadece fizik ve matematik meselesi değil, madalyonun bir de öteki yüzü var. Ben de ailesi yıllarca inşaat sektöründe bulunmuş, inşaat mühendisliği son sınıf öğrencisi biri olarak size madalyonun öteki yüzünü anlatmaya çalışacağım.

Türkiye nüfusunun %71’i, sanayi tesisi ve enerji santrallerinin %75’i 1. ve 2. deprem bölgelerinde bulunmakta.[1] Olaya bu açıdan bakıldığında Naci Görür’ün bir televizyon programında söylediği “Nerede deprem olacağının önemi yok, biz deprem ülkesiyiz. Her an her yerde deprem olacakmış gibi binalarımızı hazırlamalıyız.” sözlerine katılmamak mümkün değil. Yönetmeliklere uygun şekilde yaparsak binalarımız yıkılmaz ve insanlarımız ölmez. Öyleyse ne duruyoruz? Hemen başlayalım. İşte mesele de tam olarak burada değişiyor.

2021 yılı Meclis Araştırma Komisyonu Raporunda dönüştürülmesi gereken riskli konut sayısı 6.700.000 sayısını bulmakta. Yapılan hesaplar sonucunda ise tüm bu yapıların dönüştürülmesi için gerekli meblağın iki trilyon üç yüz milyar (sayıyla: 2300000000000 TL) TL’yi bulacağı yine aynı komisyon tarafından söyleniyor. Meselenin özü tam olarak burada başlıyor. Halkımızın canını alan, ocaklarını söndüren şeyin adı para. Bütün siyasilerin ajitasyon yaparak, süslü püslü cümlelerle, hayal satarak üstünü kapatmaya çalıştığı tek gerçek para. Sanmayın ki devlet bu parayı bulmaya çalışıyor ama yetişemiyor. Aksine devlet kasasına daha fazla para aktarmak için, imar izni olmayan yapılara imar affı çıkartarak üç kuruş daha fazla kasasına koymak adına yıkımın boyutunu arttırıyor. Peki yapılan bu kentsel dönüşümler ne öyleyse?

Yine 2021 yılı Meclis Araştırma Komisyonu Raporunda, riskli yapıların %90’ından fazlasının 1997 öncesi yapılar olduğu bilgisi geçiyor. [2] Dönüp baktığımız zaman ise durumun bu şekilde olmadığını net bir şekilde görüyoruz. Evet yeni binaların birçoğunun kolonları çökmedi ancak zemin sebebiyle devrildiler veya giriş katlarda bulunan dükkanlardaki yumuşak kat problemleri sebebi ile çöktüler. Bu alanların bir kısmı ise kentsel dönüşüm kapsamına giren alanlar idi. Malatya’da ikamet eden arkadaşlar Bostanbaşı Mahallesi’nin bundan 15 yıl evvel tarım arazisi olduğunu bilirler. Aynı arkadaşlar bugün oralara gittiğinde devrilmiş binalarla karşılaşacaklar. İşte burada ise ahlaksızlığın bir başka boyutu ile karşı karşıya kalıyoruz. Bozuk zeminlerde ev yapılamaz mı? Elbette yapılabilir ancak bunun kaideleri vardır. Dedik ya matematik ve fizik şaşmaz diye. Zemin güçlendirme tekniklerini doğru biçimde uygularsanız, bozuk zeminlerde derin temel sistemlerini kullanırsanız yapınıza yine hiçbir şey olmadığını görürsünüz. Tabi bunun da bir engeli var, o da para! Bu uygulamalar ile birlikte maliyetler de artmış oluyor. Bu maliyetlere katlanmak istemeyen müteahhitler o anda çok daha az parayla satın alabilecekleri yetkililerin kapısını çalıyorlar.

İyi de bu binalar yıkıldığında da aynı maliyetler, hatta çok daha fazlası söz konusu oluyor. Bir kere önlem alınsa, hem insanlarımızı hem paramızı korusak olmaz mı diye de soruyor olabilirsiniz. Burda da devreye siyaset giriyor. Siyasiler ve özellikle yerel yöneticiler (Belediye Başkanları) günü kurtarma amacında olduğu için, “bizim dönemimizde olmaz herhalde en son bilmem kaç yılında deprem oldu” gibi düşüncelerle, yandaşlarını ve kendilerini zengin etmeye devam etmekte. Bugün tüm Türkiye’nin malumu olduğu konu belediyelerin nasıl bir rant merkezi olduğudur. Bu noktada depremden sonra müteahhit güzelleyen, fay hatlarıyla ilgili bilimsel raporlara inanmadığını söyleyen belediye başkanlarının çıkması da hiç şaşırtıcı olmasa gerek.

Türkiye belediyeler, merkezi siyaset ve sermaye arasında oluşan ittifak ile bir can pazarına dönüştürülmüştür. İmara açılmaması gereken yerler sırf birilerinin orada arazisi var diye imara açılmıştır. Yıkılması gereken milyonlarca konut maddi konular sebebiyle içindeki insanlarla birlikte kaderine terk edilmiştir. Hele hele arama kurtarma ve lojistik konularındaki rezilliğe hiç girmiyorum, zaten onlar bu yazının konusu değil.

 

Ne Yapmalı?

Türkiye’de etkili bir yapı denetim sisteminin kurulmamış olması, medyanın ve eğitim sisteminin toplumu bilinçlendirici çalışmaları yeterince gerçekleştirmemiş olması, müteahhit olmanın kolaylığı, mühendislik eğitiminin adeta ayağa düşürülmesi, belediyelerdeki rant düzeni, kalifiye işçilerin yetiştirilmemiş olması, kentsel dönüşüm projelerinin Fikirtepe örneğinde de gözüktüğü gibi adeta birer rant projesine dönüştürülmesi, köyden kente göçü teşvik eden emperyalizmin gölgesindeki kapitalist politikalar, anlayacağınız işimiz çok ve bu işin sorumluları da belli.

Son yüz yirmi yıllık deprem istatistiklerine baktığımızda her altı yılda bir büyüklüğü 7 veya daha büyük bir depremin, her yıl iki adet 6 veya daha büyük bir depremin Türkiye’yi etkilediği ve bu depremlerin önemli can ve mal kayıplarına neden olduğu görülmektedir.[3] Öncelikle bu gerçek ile yüzleşmeli ve tüm çocuklarımızın aklına bunu adeta kazımalıyız. Bunun dışında yapı denetim sistemini baştan oluşturarak, araçlarda olduğu gibi yıllık muayene zorunluluğu getirmeliyiz. Muayene işini de maalesef ne belediyelere ne de özel sektöre bırakamayız. Özellikle küçük şehirlerde yapı denetim şirketlerinin oranı oldukça az olduğundan adeta bir ahbap çavuş ilişkisi müteahhit-denetimci arasında kurulmuş bulunmaktadır. Bu noktada afet bakanlığı gibi merkezi bir kuruluş kurulmalı, bu kuruluş tarafından gezici mühendis timleri oluşturarak denetimler gerçekleştirilmelidir. Gerekirse bu gezici mühendislerin her birinin banka hesapları takip edilebilir olmalıdır ve alımlar buna göre yapılmalıdır. Özellikle onay almış olan yeni yapılarda deprem yönetmeliğine uygunsuz noktalar varsa, sadece yapıyı yapan değil onay veren herkes yargı önüne çıkartılmalıdır.

Herhangi bir depremde yıkılan binalarla ilgili eskiye dönük belediye başkanlarının ve personellerinin tek bir tanesinin bile yargılandığını gördünüz mü? “Ben dönemimi saldıktan sonra yeni başkan uğraşsın dursun” anlayışının önüne geçilmeli, acil olarak geriye dönük yargılama uygulamasına geçilmelidir.

Elbette ki herkes depremin yaralarını sarmak, onu unutarak normalleşmeye çalışıyor. Deprem ise her seferinde kendini unutturarak hiç beklenmedik bir anda yeniden hatırlatıyor. Burada medya ve muhalif siyasetin görevi, bu konuyu bir ömür boyu unutturmamak ve insanların depremde ölmesinin onların kaderi değil, bir üçüncü dünya ülkesi kapitalizminin sonucu olduğunun halka anlatılmasıdır. Bu şekilde bir toplumsal bilinç oluşturulabilir.

Binaların yıkılması sadece müteahhit, denetimci ve mühendis çemberinde değil aynı zamanda kalifiye yetişmemiş işçilerden de kaynaklıdır. Acilen endüstri meslek liselerinde bir reforma gidilerek oradaki gençlerin iş hayatına kalifiye birer ara eleman olarak katılmaları sağlanmalıdır. Türkiye’de bulunan İnşaat Mühendisliği bölümlerinin en az yarısının kapatılması, mühendislik eğitiminin hak ettiği değeri yeniden görmesi gerekmektedir. Türkiye’de yılda 10000 İnşaat Mühendisi mezun verilmektedir. Bunların çoğunluğu tam anlamıyla bir mühendislik eğitimi almış kişiler değildir ve Türkiye’nin bu kadar mühendise ihtiyacı yoktur. Buna ek olarak müteahhit olmak için ağır şartlar getirilmeli, gerekirse birkaç yılda bir yapılan sınavlar ile müteahhitlerin sektörle ilgili bilgi seviyeleri ölçülmelidir. Yıkılan bir binada onlarca insan öldükten sonra bir müteahhiti içeriye almaktansa yıkılmayacak yapılar yapan müteahhitler yaratmak mümkündür.

Belirli alanları imara açmak gibi hem insan canıyla hem de toplumun geleceğiyle bire bir ilişkili olan bir mesele belediyelerin eline bırakılamaz. Bu görev hükümetlerden de tamamen bağımsız bir kuruluş yaratılarak emin ellere teslim edilmelidir.

Acilen kentlerden kırsal alanlara tersine göç teşvik edilmelidir. 2021 Meclis Araştırma Komisyon raporunda işaret edildiği üzere, toplam riskli bina olarak tespiti tamamlanan bağımsız birimlerin yüzde 50’den fazlasının İstanbul ilinde yer aldığı, bu yapıların yıkım yüzdesinin ise yüzde 87’yi aştığı belirtilmektedir.[4] Sanayi alanlarımızın yine büyük çoğunluğu Marmara Bölgesinde. Tersine göç ile hem risk azaltılabilir hem de daha büyük maliyetlerin önüne geçilebilir.

Bağımsız bir deprem birikim fonu oluşturularak deprem vergileri ve hazineye giren yıllık bütçenin belirli bir kısmı bu fona ayrılmalı, fonun deprem dışında hiçbir konuda kullanılamayacağına dair bir kanun oluşturulmalıdır. Ayrıca güvenilirlik açısından fon halka açık şekilde gelir giderleri ile birlikte takip edilebilmelidir. Bu fon devamlı gündemde tutulmalı, her an deprem olacakmış gibi bir aceleyle şehirlerimiz yenilenmeli, Türkiye gücünün yettiği en uç ölçüde kentsel dönüşümü gerçekleştirmelidir.

Son olarak siz değerli okuyucuların kendi başlarına yapabileceği bazı şeyler var. İlk olarak eğer ev sahibiyseniz ve eğer hala deprem sigortanız yok ise mutlaka deprem sigortası yaptırmalısınız. Evinize en yakın toplanma alanını belirleyerek bir deprem planı yapmalısınız. Nitekim depremden sağ kurtulsanız dahi sonrasında sizi çok zorlu günler bekliyor olacak. Eğer hala yaptırmadıysanız belediye, özel sektör veya çevre şehircilik bakanlığına bağlı birimlere başvurarak depreme dayanıklılık testi yaptırın. Son olarak eğer İstanbul’da yaşıyorsanız ve göç etme imkanınız var ise bunu yapmanız sizin hem maddi açıdan, hem can güvenliği açısından hem de manevi açıdan rahatlamanızı sağlayacaktır.

Bu yazıyı depremde hayatını kaybeden, İnönü Üniversitesi Atatürkçü Düşünce Topluluğu başkanlığı yaptığım yıllarda başkan yardımcılığımı yapan dostum, ablam ve yol arkadaşım İrem Kolu ve ailesi başta olmak üzere tüm vatandaşlarımıza adıyorum. Sevdiklerimizi deprem nedeniyle kaybetmediğimiz yarınlar umuduyla.

 

Taylan Polat Toraman

 

Kaynakça

Bikçe, M. (2017). Taken and Need to Take Precautions in Turkey’s Earthquakes . International Journal of Engineering Research and Development , 9 (2) , 24-31

Bozkurt and Cicekdagi / Turkish Journal of Earthquake Research 4(1), 137-154, June 2022

Türkiye Afet Risk Azaltma Planıt (TARAP). 2022

TBMM, 2010. Meclis Araştırması Komisyonu Raporu, Türkiye Büyük Millet Meclisi Yayınları Açık Erişim Koleksiyonu, Yasama Yılı 4, Dönem 23, Sıra Sayısı 549. Erişim adresi: https://acikerisim.tbmm.gov.tr/handle/11543/132

TBMM, 2021. Meclis Araştırması Komisyonu Raporu, Türkiye Büyük Millet Meclisi Yayınları Açık Erişim Koleksiyonu, Yasama Yılı 4, Dönem 27, Sıra Sayısı 278. Erişim adresi: https://www5.tbmm.gov.tr//sirasayi/donem27/yil01/ss278.pdf

https://www.sigortam.net/binam-depreme-dayanikli-mi

https://dask.gov.tr/

 

[1] Bikçe, M. (2017) s.25

[2] Bozkurt ve Çiçekdağı. (2022) s.146

[3] (TARAP s.16)

[4] Bozkurt ve Çiçekdağı. (2022) s.147

Loading