BİR KİTABIN ELEŞTİRİSİ: GERÇEĞİ YASALAŞTIRMA VE TARİHİ SİYASİLEŞTİRME: ERMENİ SOYKIRIMI İDDİALARININ ÇERÇEVELENDİRİLMESİ, BRENDON J. CANNON

“Benim geçmiş tarihimin ya da bugünkü sorunlarımın, Avrupa’da, Amerika’da, sermaye yapılması zoruma gidiyor. Bu öpmelerin ardında bir taciz, bir tecavüz seziyorum. Geleceğimi geçmişimin içinde boğmaya çabalayan emperyalizmin, alçak hakemliğini, kabul etmiyorum artık.”[1]

BÖLÜM 1

Giriş

Avrupalı yayılmacı güçlerin, kadim Anadolu toprakları üzerindeki ereklerinin kayda değer bir boyutunu oluşturan Ermeni meselesi, kökleri on dokuzuncu yüzyıla dayanmakla birlikte yakın geçmişte Türkiye’ye karşı politik, toplumsal ve kültürel bir baskı aracı olarak kullanılmaya çalışılmış ve hali hazırda yalnızca bir yüzü vurgulanan bir baskı aracı olarak kullanılmaktadır. Söz konusu meseleyi daha yakından idrak edebilmek için hem bağlamsal hem de zihni bir incelemeye gerek duyulmaktadır. Çok dilli, çok etnikli, çok kültürlü bir toplumsal ve tarihsel birikime sahip olan Osmanlı İmparatorluğu’nun on dokuzuncu yüzyılda tanıklık ettiği modernleşme ve dönüşüm girişimlerini kavramadan Ermeni meselesini ele almak pek de olası görünmemektedir. Yanı sıra, sözü edilen uzun yüzyılın devletleri arasındaki güç mücadelesine de bakmak gerekecektir. Ermeni meselesinin nasıl ve ne denli uluslarararasılaştığı hususu da böylelikle fark edilmiş olacaktır. On dokuzuncu yüzyıl, genel hatlarıyla incelendiğinde endüstrileşme ve yayılmacılık ekseninde uluslaşma-ulus devlet biçimlenmelerinin ortaya çıktığı bir zaman dilimi olarak göze çarpmaktadır. Epey pahalı bir gerekliliğin yansıması olarak değerlendirilebilecek modernleşme de on dokuzuncu yüzyılda yalnızca toplumsal alanda değil politik alanda da dolaylı ve/veya doğrudan bir etki aracı olarak göze çarpmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu, on dokuzuncu yüzyılda, yukarıda sözü edilen gelişmelerin sancılarıyla karşı karşıya kalmıştır. Saray ve devlet adamları tarafından ülkeyi yıkımdan, toplumsal, politik, ekonomik iflastan ve yarı sömürge durumundan kurtarmak ereğiyle atılan adımlar, Erken Cumhuriyet Dönemi’ne yapıcı ve işlevsel miraslar olarak kalmışsa da, imparatorluğu yıkımdan kurtaramamıştır. Donald Quartet’in şu tespiti, on dokuzuncu yüzyılda Osmanlı’nın iç dinamikleri yansıtması açısından önemlidir. İçeride, merkezi devlet insanların gündelik yaşamları üzerinde Osmanlı tarihinde o güne kadar görülmemiş ölçüde etki sahibi olarak, toplum üzerindeki hâkimiyetini derinleştirdi.[2] Toplum üzerinde etkisini derinleştirme çabalarının tepkilerle ve toplumsal-politik çıkışlarla karşı karşıya gelmesi elbette kaçınılmazdı. On dokuzuncu yüzyılda, merkezileşme savaşımı veren çok etnikli imparatorlukların önündeki kayda değer engellerden biri de güçlenmeye başlayan ulusal bilinç ve siyasallaşmaya başlayan etniklerdi. Yüzyıllardır, gayrimüslim tebaada olmalarına karşın, halifeliği temsil eden şer’i bir devlet yapısı içinde Osmanlılaşmayı başaran Ermenilerin özellikle uzun yüzyılın ortalarından itibaren etniklerin siyasallaşmasından nasibini aldığı iddia edilebilir. Bu hususta, İmparatorluk’tan Cumhuriyet’e tarihsel bir miras olarak kalan Ermeni Meselesinin boyutlarının, tarihsel mesele olmasına rağmen siyasallaştırıldığı gerçeği göz önüne alınarak tahlil edilmesi önem arz etmektedir. Bu yazıda, eleştirisi verilmeye çalışılacak olan Cannon’un kitabının, meseleyi tarihsel bir bağlamda, çok yönlü ve çok boyutlu olarak ele alması açısından yüksek derecede önemli olduğu düşünülmektedir.

Bakış ve Değerlendirme

Cannon, kitabın öncelikli amacının; Ermenileri, Ermeni diasporasını ve onların ilişkilerini 1915 olayları bağlamında hakkıyla tanımlamak olduğunu belirtiyor. 1915 olaylarının tarihsel kökenlerine bakıldığında meseleyi kavrayabilmek için Ermeni diasporasını göz önüne almak zaruri bir gereklilik olarak öne çıkıyor. Cannon’a göre 1915 trajik olayları, Ermeni diasporasının başat beka kaynaklarından birini teşkil ediyor. 1915 olaylarının küresel boyutlarına ve sonuçlarına bakılacak olursa, Cannon’un tespiti yadsınacak gibi değil. Diasporanın, Avrupa, Latin Amerika ve Birleşik Devletler başta olmak üzere yerkürede giriştiği tanınma ve tanıtma faaliyetlerinin adeta bir milletin geleceğine dair vazgeçilemeyecek koşulları barındıran ulusal beka meselesi olarak çerçevelendiğini görüyoruz. Bu noktada, Ermeni kimliğinin 1915 olayları ile koşut olarak ele alındığı ve sözde soykırımı tanıtma girişimlerinin Ermeni kimliğinin varlığını devam ettirecek bir reçete gibi görüldüğü de ortadadır. 1915 olayları ve Ermenilerin tutumları ele alınırken, meselenin kimlik kavramı ve gerçekliği bağlamında ele alınması gerektiği düşünülebilir. O nedenle, bu değerlendirme yazısında, kitabın bütünü incelemeye, eleştiriye ve değerlendirmeye tabii tutulacak ise de, ağırlıklı olarak kimlik boyutu ve tarihsel bellek açısından bir alt okuma yapılmaya çalışılacaktır. Cannon, kitabında kimliği politize olmuş bir olgu olarak ele almaktadır. Bu hususta, herhangi bir kimliğin varlık sorunsalı içinde ötekinin olduğu gerçekliği vurgulanıyor. İmparatorluk’tan Erken Cumhuriyet’e taşınan kimlik sorunsalı, Atatürk’ün harsa, ortak tasaya ve kıvanca dayalı milliyetçilik ilkesi sayesinde aşılabilmiştir. Ne var ki, 1970’li yıllardan itibaren Türkiye Cumhuriyeti, varlığını yayılmacı güçlerin elçilik konutlarında tartışmaya açan ve bunun üzerinden tarihi siyasallaştırarak hakikatleri eğip bükme gayretlerini açığa vuran Ermenilerin, emperyalizm teşvikli, liberal sivil toplum sigortalı kimlik bunalımı ile karşı karşıya kalmıştır. Ermenilerin yaşadığı ekonomik, siyasal ve toplumsal buhran, onları bir kimlik bunalımı ile baş başa bırakırken, beraberinde onları 1915 olayları üzerinden inşa edilen soykırım iddialarının peşinden sürüklemiştir. Bu bağlamda Cannon, Ermeni diasporasının 1915 olaylarını, İkinci Dünya Harbi zamanında Yahudilerin karşı karşıya kaldığı menfur hadiselere benzettiğini aktarıyor. Ermenilerin, toplumsal kimliklerini sağlamlaştırma gayretleri dâhilinde başka bir acıya dayanma zorunluluğu gördükleri tartışılmalıdır.

   Tarih boyunca, birçok topluluk ve/veya halk travmalarla ve beraberinde nicel ağırlığı fazla olan ölümlerle karşı karşıya kalmakla birlikte, olayları kendine özgü koşulları ve bağlamları içinde değerlendirmek, tarihsel metodolojinin asli unsurlarındandır. Buradan hareketle, 1915 olaylarını konuşurken, Holokost’u referans olarak belirtmek, tarihe ve bilime haksızlık etmekten öteye gitmeyecektir. Cannon, Ermenilerin lobi faaliyetleri ve diasporası içinde farklılıklar olmasına rağmen, bunların 1915 olaylarını “soykırım” olarak tanıtma girişimleriyle eşleştiğini ve öteki diaspora gruplarıyla kıyaslandığında Ermenilerin, çıkar gruplarının da etkiyle daha hareketli ve etkin bir hal aldıklarından söz ediyor. Bu husus, Ermenilerin söz konusu hareketliliğinin ekonomik ve eylemsel veçhelerini de göz önüne seriyor. Her ne kadar, soykırım iddialarının Ermeni diasporası nezdindeki birleştiriciliği inkâr edilemiyorsa da, diasporanın önündeki zorluklardan başat olanının dil olduğu dile getiriliyor. Cannon, Türkiye’de de konuşulan Batı Ermenicesi ile Ermenistan Cumhuriyeti’nde ve Kafkasya kökenli diaspora unsurları tarafından konuşulmakta olan Doğu Ermenicesi arasındaki farka dikkat çekiyor. Kimlik biçimlenmesinde dilin işlevselliği göz önüne alınacak olursa, meselenin bu tarafı daha kolay kavranabilecektir. Fakat bu noktada Cannon’ın da belirttiği üzere din etkeni devreye giriyor. Farklılıklara ya da kimi engellere rağmen, diasporanın yekvücut olma öyküsünün temel direğini, Ermenilerin son derece sadakatli bir bağlılık atfettiği din teşkil ediyor. Din olgusunun, Ermeni milletinin politik ve toplumsal manevralarında kayda değer bir yeri olduğu aşikâr olmakla birlikte, söz konusu toplumda politik ve dilsel ayrışmaların yanı sıra dinsel farklılıklar olduğu da göz ardı edilmemelidir. Cannon, tam da bu noktada tartışmayı çetrefilleştirecek bir noktaya değiniyor. Laikliğin, sözde soykırım savaşımının gölgesinde kaldığını ve Ermeniler için temel aidiyetliğin kilise ve din üzerinden tanımlandığına dikkat çekiyor. Kuşkusuz, bu aidiyetliğin oluşmasında, Ermenilerin Osmanlı İmparatorluğu’ndaki konumlanışını anımsamak gerekiyor. Dini kimlikler üzerinden bir millet tanımının geliştirildiği imparatorlukta Ermenilerin, grup kimliklerini din ve kilise ekseninde inşa etmekte pek de zorlanmadığı görülecektir.  Ne var ki, Ermeni benliğinin devamı için kilise, din ve dil yeterli olmayacak ve yeni Ermeni benliği bir öteki yaratısı ve bu ötekinin 1915 tarihi üzerinden tanımlanışı üzerinden geliştirilecekti. Cannon, Ermenilerin ötekisinin Türkler olduğunu belirtirken, “soykırım retçisi Türk” etiketinin siyasetin, kilisenin ve dilin beceremediği ölçüde Ermeni toplumu üzerindeki birleştiriciliğine dikkati çekiyor, yanı sıra üretilen “öteki Türk” ve “1915 travması” retoriğinin körelmiş bir siyasi nesne olarak kaldığından söz ediliyor. Öte yandan Cannon, soykırım iddiaları ekseninde Holokost ile kurulan bağıntıyı açıklarken, Ermenilerin 1915 olaylarını, Naziler tarafından Yahudilere uygulananların öncülü olarak görüldüğünü ifade ediyor. Kitapta bu konuyla ilgili alıntı dikkat çekmektedir: “ Osmanlıların, nüfus açısından önemli bir oran teşkil eden Ermeni halkına karşı giriştiği eylemler tabiatı bakımından kışkırtılan ve savunmaya dönük eylemlerdi. Holokost’a bakıldığında ise, etkin ve nedensiz eylemler vardır.“[3]

   Görülüyor ki, Ermeniler kimlik buhranında o denli eriyik hale gelmişler ki, bir defa daha tarihe ve bilime karalar bağlatacak kadar savrulmuş ve paramparça olmaya mahkûm bir pencereyi açmakta ısrar ediyor. Ermenilerin, Osmanlı İmparatorluğu’nun son yüzyılındaki tutumları ve faaliyetleri göz önüne alındığında, bağımsızlık ideallerini egemen güçlerin ipoteğine bağımlı kıldıkları görülecektir. İpotek altındaki bu ideali gerçekleştirme çabalarında, özellikle Doğu Anadolu’da yaşanan kırımlar, Avrupa merkezli tarih anlayışını savunagelen akademi çevrelerinde epey bir zaman görmezden gelinmiştir. Cannon’ın bu bağlamdaki ifadeleri, köreltilmeye çalışılan bir odağı aydınlatması açısından önemlidir. Ermenilerin, kolektif bir kimlik yaratma çabalarının sözde soykırımı tanıtma faaliyetleriyle kol kola ilerlediği su götürmez bir gerçek olmakla birlikte, 1915 senesinde meydana gelen travmatik ve buhran dolu olayların Türkler üzerinde de psikolojik ve sosyal etkilerinin olduğu göz önüne alınmalıdır. Zira, karşılıklı kırımları yaşandığı apaçık ortada iken, tek taraf açısından değerlendirmeye tutulacak bir politik, toplumsal ve ruhsal tahlil silsilesinin işlevsel olmayacağı düşünülmelidir. Ermenistan’ın Sovyetler Birliği’nden ayrıldığı 1991 yılından itibaren Türkiye Cumhuriyeti ile ilişkileri göz önüne alındığında 1915 olaylarının etkisinin ve yansımalarının kayda değer bir etken olarak ortada durduğu açıktır. Cannon bu hususta, Ermenistan’ın Türkiye ile olan ilişkilerinde Ermeni diasporası tarafından geliştirilen idealler, normlar ve kimlik üçlüsünün önemli bir yer tuttuğuna ve söz konusu ilişki boyutunun 1915’te yaşanan travmalar ekseninde oluştuğunu belirtiyor.  Soykırım iddiası ekseninde yürütülen kimlik biçimleme eylemselliği iç ve dış dinamikleri uyumluca harekete geçirirken, öte taraftan, yakın coğrafyaların halklarını uzaklaştırma görevini de üstleniyor. Ermenilerin, tarihsel bir süreci politize ederek yaratmaya çalıştıkları kimlik, ötekileştirmeyi güçlendiren bir etken olarak karşımıza çıkıyor. Bu ötekileştirme, Türk ve Ermeni halklarının birbirlerine karşı kullandığı olumsuz sıfatları şeddeli bir hale getirmekle kalmıyor, tarihin okunması ve değerlendirilmesi açısından da sorunları beraberinde getiriyor. Tarihte, milletlerin birbirlerini öteki olarak nitelendirip düşman ilan ettiği ve hatta bunu okul müfredatlarına kadar yansıtması yaygın kanaatin aksine Asya’nın Batı yakasına mahsus bir gerçeklik değildir. Bu durum, İkinci Dünya Harbi’nin sonuna kadar Fransa ve Almanya arasında dahi söz konusuydu. Ne ilginçtir ki, zaferlerini ve yenilgilerini salt şahıslar üzerinden değerlendirerek Avrupa halkları arasında düşmanlığı körükleyen Fransızların ve Almanların 1915 olayları ile ilgili tavırları paradoksun aynadaki karşılığını temsil etmektedir.  Ermenilerin, kimlik biçimleme mücadelesinde göze çarpan bir husus da masumiyet olgusu üzerinden tartışılmalıdır. 1915 olayları dile getirilirken eşsiz bir masum yaratma ve bu masumu Ermeni olarak adlandırma çabası dikkat çekmektedir. Halbuki, manevi mekanlar dahil olmak üzere zaman ve mekan hududu olmaksızın, Doğu Anadolu’da Türk ahaliye yönelik başlatılan sistemli ve niyetli etnik temizliğin bilançosu ortadadır. Bu bağlamda, toplumsal kargaşa üzerine yaptığı bir çalışmada ötekiyi konumlandırma konusuna tarihsel bir retorik ile yaklaşan James Waller’a kulak vermekte yarar var. Waller, şiddetin kollektif belleği içinde fıtraten var olan kutuplaşmaya değiniyor ve şöyle devam ediyor:

“İnsanları, iyiden kötüye kadar oldukça geniş bir görüngede yargılamak yerine ‘bizim için iyi’ ve ‘onlar için kötü’ şeklindeki karşıt kutuplar temelinde, aşırı ve kati yargılamaları tercih ediyoruz. Bu hüküm bizi kendi davamızın kutsal olduğuna inandırırken, diğerlerinin davasını şeytani olarak değerlendiriyoruz. Öte yandan, kendi haklılığımızdan zerre şüphe etmezken, yarattığımız öteki bayağı ve kötücül olarak konumlanıyor. Kendi masumiyetimize o denli bağlanıyoruz ki, ötekini suçlu ilan ediyoruz. Kurbanın biz; gaddarlığı yapanın onlar olduğu hususunda sabitleniyoruz ve değişmez, soyut, fena bir düşman böyle şekilleniyor.” [4]

Ermeni kimliğinin yayılmasında 1915 olaylarının ardından özellikle Birleşik Devletler, Fransa ve Arjantin’e giden göçmenlerin etkisi dikkate değerdir. Bu noktada ortaklaşmaya başlayan suçlardan, acılardan, kaygılardan, fikirlerden ve bir travma halinden bahsetmek mümkün olacaktır. 1915 sonrasında Avrupa’dan Yeni Dünya’ya uzanan göçün yaratacağı kimlik ve bu kimliğin doğuracağı bunalım, 1991’de bağımsızlığını ilan eden Ermenistan Cumhuriyeti’nin kimlik ve idealler açısından farklı bir tanımlama yapabilme fırsatını değerlendirmesinin önüne engel olarak çıkacaktı. Ermeni diasporasının, 1915 olaylarını adeta bir çeper haline getirerek inşa ettiği kolektif bellek ve toplumsal mitoloji, gelen nesiller arasında kitle iletişim araçlarının, müze faaliyetlerinin ve birtakım sanat çalışmalarının da etkisiyle şiddetin ve travmanın toplumsallaşması sonucunu doğurmuştur. Bu itkiler, düşman olarak kategorize edilen grubun eylemlerini şeytani gibi gösteren toplumsal bir belleğin yayılmasına ve kolektif kimliğin pekişmesine yol açmıştır. Yine, buradan hareketle grup kimliğinin biçimlenmesi sürecinde gelecek nesillere bir hazine muamelesi yapıldığı söylenebilir. Cannon’ın da vurguladığı üzere, herhangi bir milletin mensubu olarak dünyaya gelen bir çocuk, o anda biz aidiyetine ya da grup kimliğinin bilincine sahip değildir. Keza, zaman içinde birey, geniş bir topluluğa ait olmak hissiyatıyla hareket etmeye başlayacaktır. Buradaki temel motivasyon ise toplumdan soyutlanmak ve yalnızlaşmak korkusudur.

   Ermeni toplumunun kimlik biçimlenmesi sürecinde, Ermeni çocuklarına ve gençlerine yönelik bir aidiyet pekiştirme politikasından söz etmek mümkündür.[5]  Bu noktadaki temel erek, Ermeniler tarafından adeta bir beka sorunsalına dönüştürülen soykırım savlarının meşruiyetini güçlendirerek gelecek kuşaklar tarafından gerek eylemsel gerek söylemsel olarak temsilin tesis edilmek istenmesidir. Aynı bağlamda, Ermenilerin soykırım savlarını geleceğe iletme kaygısıyla tarihsel bilgiyi edinme biçimlerine göz kırptığı da tartışılması gereken hususlardandır, ne var ki siyasallaştırılan ve duygusal yaklaşımlarla ele alınmaya çalışılan tarihsel bir olayın, tarih metodolojisi ile ele alınma gayretlerinin ortaya çıkardığı çarpıklığın yüksekliği Ağrı Dağı’na erişmek üzeredir. Tarih çalışmalarında, bilginin edinme sürecinde üç yola başvurulabileceği değerlendirilir:

  1. Kişinin kendi hafızası, sonra da bir ebeveyninin veya büyük anne ya da babanın hafızası
  2. Okul tarihi ( şahsi hafızanın otantikliğinden ve canlılığından yoksundur ama net bir biçimde açıklanır.
  3. Çeşitli medya kanallarındaki tarihsel kurgular, roman, film, radyo, televizyon, kılavuz kitaplar… [6]

   Karşı karşıya kalınan kimlik bunalımı, ortak kimliğin bekası hususunda geleceğe dair kaygılar ve soykırım iddiasının arka yüzündeki noksanlıklar, Ermenileri yukarıda sözü edilen edinim kaynaklarını topyekûn ve eşgüdümlü bir biçimde kullanmaya yöneltmiştir. Bu noktada, diasporanın girişimleri belirli aralıklarla ülkelerin ulusal parlamentolarına kadar yansımıştır. Aşağıdaki görselde, 22 Nisan 2015 itibariyle, 1915 olaylarını “soykırım” olarak tanıyan ülkeler yer almaktadır.

Görsel 1:

https://www.independent.co.uk/news/world/middle-east/armenian-genocide-what-happened-how-many-people-died-and-why-is-it-still-causing-debate-10196281.html adresinden alınmıştır.

Full: 1915 Olayları’nı tamamen “soykırım” olarak tanıyan ülkeler (Joe Biden’ın 24 Nisan 2021’de yaptığı açıklama sonrası Amerika Birleşik Devletleri de bu kategoriye dahil edilmiştir.)

Partial : 1915 Olayları’nı kısmen “soykırım” olarak tanıyan ülkeler

None: 1915 Olayları’nı  “soykırım” olarak tanımayan ülkeler

BÖLÜM 2

   Tarihsel bilginin edinimi sürecinde, Ermenilere ait müfredatın Türk üzerinden anlamlandırılan bir öteki kavramı ile dolu olduğu ve yani neslin bu bağlamda kavramsallaştırılan grup kimliği ile biçimlendiği Cannon tarafından da ifade ediliyor ve milli kimliğin benlik ve öteki ikilemine dayandırıldığından bahsediliyor. Belleğin ve tarihsel sarsıntı mitlerinin temel belirleyici olduğu toplumlarda ifade edilen öteki mütemadiyen yerilir ve güçlü bir itki gücü haline getirilir.  Cannon, bütün geniş grupların tarihindeki kahramanlardan ve olaylardan ileri gelen yaşanmışlıkları yücelttiğini ve abideleştirdiğini dile getiriyor. Yanı sıra, bu yüceltmenin ve onun zihinlerdeki karşılığının bir milletin ortak zaferini, vatanseverliğini ve onurunu canlandırdığından bahsediyor. Bu noktada, Ermeni milletinin bu tür bir canlanma olmaksızın varlığı ile ilgili kuşkuya düşeceği ve kaygılanacağı gerçeği gözler önüne seriliyor. Keza, genelde on dokuzuncu yüzyılın Ortodoks Tarihçilik anlayışını simgeleyen salt zaferler ve kahramanlar üzerinden tarih yazımı anlayışı, 1920’lerden itibaren etkisini yitirmeye başlamıştır. Ermeniler ise, 21. Yüzyılda dahi dogmalar ile bezenmiş ve sayfaları kurşun, silah, kılıç, ölüm ile bezeli bir tarih anlatısı ve savunusu konusunda ısrarcı olmaya, kimliklerini bu anlayışın yapay gölgesine terk etmeye devam etmektedir.

   Cannon’ın Razmik Panossian’ın tespitlerini aktardığı şu cümleler ise 1915 olayları ile Ermeni kimliği arasındaki bağıntıya dair tahlilleri fark edebilmek açısından önem teşkil etmektedir. Panossian, doğrudan bu trajediden kaynaklanan altı temel etmeni ve bunların Ermenilik aidiyetini ne denli etkilediğini betimliyor. Söz konusu altı etmenin -değerlendirme yazısının sınırını da göz önüne alarak- birkaçını ele almakta yarar vardır.

  1. Her Ermeni bir kurbandır. Ermeni olmak, soykırımdan kurtulmuş olmak ve bu nedenle mağdur bir topluluğun üyesi olmak anlamına gelir.
  2. Ermeniler için, tarihsel ötekiyi ifade eden Türkler, 1915’ten sonra musibeti temsil etmektedir. 1915’te açılan yaralar asla kapanmamıştır ve “Korkunç Türk” tanımlaması Ermeni diasporasının kültüründe popülerleşmiş ve süreklilik kazanmıştır.
  3. (Sözde) Soykırımı tanıtma politiği Ermeni diasporasının politik kimliğini derin bir biçimde etkilemiştir. Diaspora tarafından yapılan çalışmaların çoğunluğu, Türkiye üzerinde bir baskı unsuru olacak şekilde 1915 olaylarının soykırım olarak tanınmasına odaklanmıştır.[7]

   Görüldüğü üzere, Ermenilerin biçimlediği topyekûn karşıtlık hattı ve bu hattın uzamını ifade eden öteki adlandırmaları Panossian’ın ifadelerinde somutlaşıyor. Tam da bu noktada, sözde soykırımın sözcülüğünü üstlenen Ermenilerin ve Ermeni entelektüellerinin büyük bir çoğunluğunun tarihe tüketilmesi ve tüketildikçe yenisinin imal edilmesi gereken bir gıda muamelesi yaptığı, öte yandan bu yapay gıdalarını esnek zihni ağlarında algılayamayıp, gerçekleri de sindiremedikleri açığa çıkmaktadır. Bu hususta, Ermenilerin çatışma alanının, görünenin aksine Türklerle değil bilimselliğe karşıtlıktan ileri geldiği savı ortaya atılabilir.

   Ermeni milletinin, kültürel alanlarını ve düşünsel etkilerini genişletme çabaları incelenirken tarihsel mirası ele almak gerekecektir. Cannon, bu noktada tarihçi Fikret Adanır’a kulak verilmesi gerektiğini söylüyor: 1850’lerden sonra Gayrimüslim elitler, özellikle Ermeni elitleri kültürel alanda oldukça etkili olmuşlardır. Ermeniler, Osmanlı Türkçesi’nde yazıkları modern tiyatro ve operalarını halka sunmuştur. 1876’ya kadar, İstanbul’da yayımlanan 47 gazetenin 13’ü Türkçe ve 9’u Ermeniceydi.  On dokuzuncu yüzyılın sonuna gelindiğinde, İstanbul’daki matbaaların otuz ikisi Ermenilerin kontrolü altındaydı. Buradan hareketle, imparatorluk tebaası olan Ermenilerin toplumsal ve kültürel etkinliğinin kimliklerinin bekası ve güçlenmesi açısından süreklilik kazandığı sonucuna varılabilir. Ayrıca, Ermenilerin kenetlenmiş hatta kimi zaman ötekilerden soyutlanmış ve bir taraftan da özgülleşmiş bir kimlik ve topluluk bilinci oluşturma çabalarının hayata geçirilmesinde kültürel faaliyetlerin kayda değer bir yere sahip olduğu gözlenebilecektir. On dokuzuncu yüzyılda Osmanlı’da gelişmeye başlayan ve özellikle İstanbul’da toplumsal hayata yoğun bir biçimde yansıyan modernleşmenin yansımaları Ermeni toplumu üzerinde etkisini yadsınamayacak biçimde hissettirmiştir. Ermenilerin, modernleşme sürecindeki reflekslerini ve bu reflekslerden kaynaklanan ortak kimliği güçlendirici itkileri aynı kefeye koymak hatalı olacaktır. Kırsal alanlarda yaşayan Ermeniler ile kentlerde varlık gösteren Ermenilerin aralarındaki farklar, hatta bu iki grup üzerinden Rusya ve Batı Avrupalı güçlerin karşı karşıya gelmiş olmaları da dikkate alınmalıdır. Cannon, bu bağlamda şu hususu belirtiyor: Avrupa’nın etkisi altında kalan, kentli Osmanlı Ermenilerinin etkisini kırmak için ve Doğu Anadolu’da, kırsalda yaşayan Ermeniler üzerinde nüfuz elde etmek için Rusya; Fars, Osmanlı ve Rus topraklarında yaşayan tüm Ermeni piskoposluklarını Ecmiadzin’deki katolikos seçimi sürecinde teşvik etmiştir. Görüldüğü üzere, Ermeniler açısından, milli kimliğin inşası ve korunması için son derece önemli bir yere sahip olan din olgusu; Rusya tarafından Ermenileri yitirmemek ereğiyle bir araç olarak kullanılmış ve ortaya çıkan bu durumun Osmanlı İmparatorluğu’na ve Batı Avrupalı devletlere yansıması olmuştur. Hem 93 Harbi’nde hem de Birinci Dünya Harbi’nde Ermeniler üzerinde etkisini hissettiren milliyetçilik, Çarlık Rusya nazarında, emellerini gerçekleştirmek için adeta bir hızlandırıcı rolünü üstleniyordu. Ermenilerin, bağımsızlık ideali çerçevesinde güttüğü siyaset ve izlediği yol, Rusya’nın elini sadece Güney Kafkasya’da değil aynı zamanda Doğu Anadolu’da da güçlendiriyordu. Bu süreçte, yükselen milliyetçiliğin Ermeniler gibi gayrimüslim milletler üzerindeki etkisi tartışılırken, Müslüman-Türk tebaanın karşı karşıya kaldığı koşulların da göz önüne alınması gerekir. Şimdi, Cannon’un Mujeeb R. Khan’dan aktardığı bilgiye odaklanmakta yarar var:

“Aslında, milliyetçilik, kendi kaderini tayin etme ve homojen ulus devletler kurma gibi fikirler; Güney Kafkasya, Kırım, Balkanlar ya da başka yerlerde bulunan Osmanlı’nın eski topraklarında Müslümanları yerinden eden zorunlu göç dalgasıyla beraber meydana geldi. Bu Müslüman mülteciler, toprakları daralmaya başlayan Osmanlı İmparatorluğu’na akın ediyordu. Birçoğu şanssızdı. 1864’ten 1912-1913’e kadar, çoğu Türk, birkaç milyon Osmanlı Müslümanı, bir zamanlar Osmanlı’ya ait olan topraklardaki etnik temizliğin sonucunda ya katledildi ya da öldü. [8]

Ölümlerin, karşılıklı kırımları ve kıyımların odak noktasına konulduğu bir tarih anlayışının, milletlerin geleceğine ipotek koyduğu yadsınamaz. Bu tarih anlayışı milletlere yalnızca dirençli prangalar verecektir. Ermenilerin politik ve entelektüel kanadı, kayda değer bir çoğunlukla bu dogmatik tarih anlayışının peşindedir ve bu yolculuktaki yol arkadaşları emperyalist Avrupa ve Atlantik kuvvetleridir. Tarihle yüzleşmek adı altında yürütülen sahte ve yapay bayraklarla bezeli kampanyaların, tarihe büyük haksızlıklar yaptığını gözler önündedir. Bu kampanya “öteki” ve “korkunç Türk” etiketlemeleri ile de bezelidir. Tarihin doğrularından uzak olan bu politik etiketleme, özellikle 1908 Hürriyet Devrimi sonrasında etkisini ve yoğunluğunu bir kez daha arttırmıştır. Söz konusu kampanyanın sözcülüğü ise hem Ermeniler hem de Eski ve Yeni Dünya’nın emperyalist kuvvetleri tarafından yürütülmüştür. Bu bağlamda Utah Üniversitesi’nde çalışmalarını sürdüren Hakan Yavuz’un değerlendirmelerini irdelemek yerinde olacaktır: “Milliyetçi Ermenilerin kışkırtmaları sonucunda, Osmanlı’nın gösterdiği şiddetli tepki; Avrupa, Birleşik Devletler ve Rusya coğrafyalarına yalan yanlış, ırkçı bir “korkunç Türk” imgesinin yayılması ve pekişmesi olarak aksetmiştir. [9]  Ortaya çıkan bu durum, Ermeni kimliğinin ve ulusal bağlarının güçlendirilmesine yönelik faaliyetlerinin eksenini uluslararası alana da kaydırmış ve Ermeniler açısından uluslararası kamuoyunu etkileme çabasının yoğunlaşması sonucunu doğurmuştur. Elbette, bu faaliyetler sadece siyasi ayakla sınırlandırılmamıştır. Ermeniler, kimliklerinin yegâne temeli saydıkları 1915 olaylarının “soykırım” olarak kabul görmesi ereğiyle kültürel çalışmalara da girişmişlerdir. Cannon, şu bilgileri okuyucusuyla paylaşıyor: Amerikan-Ermeni ortaklığına dayanan bir ağır metal grubu olan “System of a Down” gibi müzik grupları 1915 olaylarından esinlenerek müzik icra etmiştir. Ayrıca, “Ravished Armenia” (Elimizden Alınan Ermenistan) adlı Hollywood filminde, genç bir Osmanlı Ermenisi olan Aurora Mardiganian’ın öyküsü anlatılmıştır.  Ermenilerin, 1915 olayları eksenine oturttuğu kültürel kampanyanın başarısızlığı, siyasi çevrelerde yürütülen kampanyanın başarısızlığını geride bırakmıştır. Hatta 2015 yılında, “Soykırımın 100. Yıldönümüne” adadıkları ve “İnkâr Etme” diye seslendikleri şarkıları, Avrupa halklarından vize alamamış ve dünyanın en büyük müzik organizasyonu olan Eurovision Şarkı Yarışması’nda umduklarını bulamamıştır. Atom Egoyan’ın 2002 yılında “Ararat” adlı, Türklere atfedilen gaddarlıkları betimleyen bir film de gösterime girmiştir. [10]

Görsel B [11] : 1915 olaylarının; sinema ve edebiyat alanına taşınması, Ermeniler açısından kimliksel ve “tarihsel” kaygılarının bir gereği olarak görülebilir. Öte yandan, bu teşebbüslerde, Ermeni diasporasının başat gücü temsil ettiğinin de hatırlanması elzemdir. Diasporanın bu faaliyetlerinin kimi ülkelerin politik yüzleri tarafından maddi olarak desteklediği de gün yüzüne çıkmıştır.

Sonuç

   Cannon, 1915 olaylarının, diasporanın gölgesinde kalmaksızın, Ermenistan ve Türkiye devletleri arasında, yani devletler seviyesinde çözüme kavuşturulmasının önemine değiniyor. Bu bağlamda, devam etmekte olan Karabağ meselesinden ve Türkiye-Ermenistan sınır kapısının kapalı olmasından kaynaklanan sorunların da dikkate alınması gerektiği vurgulanıyor. Ermenistan’ın gerek coğrafi konumu ve gerek ekonomik koşulları göz önüne alındığında Türkiye’ye duyduğu mecburi gereksinim de göz ardı edilemeyecek bir gerçeklik olarak ortada durmaktadır. Diasporanın yönlendirdiği ve kampanyasını yürüttüğü “soykırım” propagandası Ermenistan’a günbegün daha fazla yalnızlık ve yoksulluk olarak yansımaktadır. Meşruiyetini, savaş koşullarında yaşanan acıları ve karşılıklı ölümleri politik bir araç haline getirerek sağlamaya ve güçlendirmeye çalışan diaspora, Ermeni milletinin sadece dününü değil bugününü ve yarınını da kilitlemeyi birincil görevi olarak addetmiştir. Bu bağlamda kitapta da vurgulandığı üzere, “soykırımı tanıtma” girişimlerinin özünü anlamanın yolu; Ermeni kimliğinin inşa sürecini tahlil etmekten geçiyor. Öte yandan, başta diaspora olmak üzere tarihi öznelleştirme ve siyasallaştırma gayretlerinden geri adım atmamakta ısrar edenler, Türk milleti ve Ermeni milletinin ortak tarihini ve bir arada yaşayabilme kültürünü tabuta koyup, üstüne son toprağı atma yarışına girenlerdir. Salt ölülere ve savaşlara dayanarak yaratılan kimlik ideali ve tarih anlayışı, yeryüzünün hiçbir coğrafyasında tarihi meselelerden kaynaklı sorunların çözümü olmamıştır ve olamayacaktır.

Kaynakça

  1. Donald Quartet, Osmanlı İmparatorluğu 1700-1922, (Ayşe Berktay, Çev.), (İstanbul, İletişim Yayınları, 2016)
  • Michael Stanford, Tarihin İncelenmesi İçin Bir Kılavuz, (Can Cemgil, Çeviri), (İstanbul, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2010)
  • Mujeeb R. Khan, The Ottoman Eastern Question and the Problematic Origins of Ethnic Cleansing, Genocide, and Humanitarian Interventionism in Modern Europe and the Middle East, (Salt Lake City, UT: University of Utah Press, 2001)

[1] Hrant Dink, 90. yıl yazıları – I: Ruh halimdir, https://hrantdink.org/tr/hrant-dink/hrant-dink-yazilari/735-90-yil-yazilari-i-ruh-halimdir. adresinden alınmıştır.

[2] Donald Quartet, Osmanlı İmparatorluğu 1700-1922, (Ayşe Berktay, Çev.), (İstanbul, İletişim Yayınları, 2016), sayfa 95.

[3] Niles and Sutherland Report, alıntılandı: McCarthy. Death and Exile, s.224-225.

[4] James Waller. Becoming Evil: How Ordinary People Commit Genocide and Mass Killings (Oxford, Oxfoed University Press, 2002), s. 243.

[5] Karabağ’ı biz aldık Ağrı’yı size bıraktık, http://www.hurriyet.com.tr/gundem/karabag-i-biz-aldik-agri-yi-size-biraktik-18338718 .

[6] Michael Stanford, Tarihin İncelenmesi İçin Bir Kılavuz, (Can Cemgil, Çeviri), (İstanbul, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2010), sayfa 49.

[7] Razmik Panossian. “The Impact of the Genocide on Armenian National.” Armenian Weekly, vol. 73, no. 16 (2007).

[8] Mujeeb R. Khan, The Ottoman Eastern Question and the Problematic Origins of Ethnic Cleansing, Genocide, and Humanitarian Interventionism in Modern Europe and the Middle East, (Salt Lake City, UT: University of Utah Press, 2001), s.98-122.

[9] Bakınız: Hakan Yavuz, “Orientalism, the “Terrible Turk” and Genocide”, Middle East Critique, Vol.23, No:2, (Londra, Routledge, 2014).

[10]Murray White. “Film: Facing the Pain of a Past Long Hidden,” New York Times, 17 Kasım 2002.

[11]https://www.amazon.com/Ravished-Armenia-Story-Aurora-Mardiganian/dp/1617038482  adresinden alınmıştır.

Similar Posts:

 4,718 Görüntülenme

Similar Posts by The Author:

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *