Kaan Eroğuz Yazdı: “Babacan Atatürkçüler”

“Hem bilgelik çağıydı hem ahmaklık; hem inancın devriydi hem şüpheciliğin; hem Aydınlık hem Karanlık bir mevsimdi; umudun baharı; umutsuzluğun kışıydı; hem her şeyimiz vardı hem hiçbir şeyimiz yoktu… – özetle; şu an içinde bulunduğumuz döneme öyle benzer bir dönemdi ki…”

 

İngiliz yazar Charles Dickens’ın Fransız Devrimi’ni konu alan ünlü İki Şehrin Hikayesi romanı bu cümlelerle başlar. Devrim Fransa’sını betimleyen bu vurucu pasajı “şuan içinde bulunduğumuz döneme” benzetmek kimi açılardan mümkündür. Şöyle ki; içinde bulunduğumuz dönem, hem 2002 yılından itibaren ülkeyi tek başına yöneten ve 2017 yılından itibaren sarayın etrafında kurumsallaşan tek adama dayalı despotik rejimin zayıfladığı; hem de çöküşün ardından iktidara alternatif yaratması beklenen muhalefet bloğunun AKP’nin erken dönem politika tercihlerinden ötesini vadedemediği bir sıkışmışlığın var olduğu dönemdir. Hem aydınlık hem de karanlık, geçişin mümkün olduğu ama değişimin yönünün yolun başına çıktığı, eskinin öldüğü ama yeni olarak sunulanın eskiden farksız olduğu bir dönem.

Böylesi dönemler, ideolojik yalpalamaların, idare-i maslahatçı yöntemlerin, şahsi menfaatlerin ve farklı gibi gözüken benzer programların halka alternatif önerilermiş gibi sunulduğu, illüzyonların mutlak gerçeklermiş gibi dayatıldığı dönemlerdir. Özellikle 12 Eylül sonrası üstünden buldozer gibi geçilen ve çoraklaşan fikir hayatımızın ilkesel dayanakları böylesi dönemlerde daha da iğdiş edilir, tarihsel ve fikirsel köklerinden kopmuş, birbirinin kopyası halinde turizm acentelerine dönüşmüş politik aktörlerin ilkesiz tavırları, “temsil ettiğini” iddia ettikleri ideolojilerin bir gereğiymiş gibi sunulup normalleştirilir ya da diğer bir ifadeyle içi boşaltılarak karşısında konumlanması gereken fikirlerin kalıplarına sokulur.

Gardırop Atatürkçülüğünün “Babacan” Atatürkçüleri

Türkiye’de aydınlanmanın ve Türk Devriminin fikirsel mücadele hattı olarak Kemalizmin, 12 Eylül sonrası başına gelen de tam olarak bu olmuştur. “12 Eylül Atatürkçülüğü” veya “Gardırop Atatürkçülüğü” olarak tanımlanan “ılımlı, tatlısu muhalefetçiliğinin” baskın gelmesiyle Kemalizm, Özal liberalizasyonu ekseninde sermaye çevrelerine kalkan yapılmaya, kimlik siyasetinin yükselişiyle kültürel milliyetçi ve halkçı köklerinden arındırılmaya, belirli gün ve haftalarda tekrarlanan ezber tarih anlatılarının içerisine hapsedilmeye başlanmıştır. Daima ilerlemeyi öngören devrimcilik ilkesi törpülenmiş, Kemalizme tarihi geçmiş bir “antika” muamelesi yapılmaya başlanmıştır. Teorik yeniden üretimini sağlayacak aydınlarının katledilmesi, bu alandaki boşluğun sosyal demokrat lakırdılarla ikame edilmesine yol açmış, Kemalizmin tarihsel kurum ve aktörleri bu ideolojik eksen kaymasına uygun olarak dönüştürülmüştür.

12 Eylül’ün bir tahribatı olarak açığa çıkan “Gardırop Atatürkçülüğü” günümüzde de çeşitli aktörler tarafından popülist siyaset anlayışlarının bir uzantısı olarak devam ettirilmektedir. Öyle ki, AKP’nin kuruluşundan itibaren parti elitleri arasında yer alan, TEKEL işçilerinin Ankara’nın ortasında dövüldüğü, Gezi Parkı’nda arkadaşlarımızın öldürüldüğü, Ergenekon-Balyoz kumpaslarında aydınlarımızın ölüme terk edildiği, FETÖ’den PKK’ya terör örgütleriyle mutabakatların imzalandığı ve daha bir çok anti-Kemalist icraatın gerçekleştiği dönemlerde kabine de yer alan Ali Babacan gibi isimler bile kendilerini “Atatürkçü” olarak tanımlamakta tereddüt etmemektedir.[1] İdeolojik duruş ve kimliğin iğdiş edildiği bu dönemlerde, bu tür popülist söylemler ne yazık ki karşılık da bulmaktadır. Ultra demokrat, “babacan Atatürkçülerimiz” bu isimleri üniversitelerinde konuşmacı olarak ağırlama gafletine düşecek kadar ilkesel bilinç ve duruştan uzak kalmışlardır. Kemalist, Atatürkçü, Cumhuriyetçi arkadaşlarımızın bu savrulmalarının en büyük sorumlusunun CHP’nin bugün içinde olduğu ittifak tercihleriyle açıklanabileceğini biliyor, partili, maaşlı kapıkullarını bir gün sıra gelirse bizimle de “helalleşmek” üzere dışarda bırakarak, samimi Atatürkçü öğrenci arkadaşlarımızı dostça uyarmayı görev biliyoruz.

Arkadaşlar,

Ünlü bir Bektaşi fıkrasının içindesiniz. Bilenleriniz vardır. Fıkra şöyle; Erenlerin önüne iki şişe şarap koyarlar ve hangisinin daha iyi olduğunu öğrenmek isterler. Erenler ilk şişeden bir yudum alır ve almasıyla geri püskürtmesi de bir olur. “Diğeri iyi” der. “Nasıl olur Erenler, daha onun tadına bakmadın ki!” sorusuna, “ona bakmaya hacet kalmadı, bundan berbatı olamaz nasıl olsa!” diye yanıt verir. Bugün bulunduğunuz yer, dergahtaki erenlerin durduğu yerdir. Oysa Kemalistler, dergah pirlerinin müridi değildir, tarihten, toplumsal olay ve olgulardan dersler çıkaranlardır. Salt birilerine karşı reaksiyonla ilkesizce konumlanan, ölüm gösterilip sıtmaya razı olanlar değillerdir. Yeri geldiğinde ilkeleri için ölümü göğüsleyenlerdir.

Türkiye’nin bugün mevcut rejimi ve düzeni değiştirecek köklü bir değişime ihtiyacı vardır. Kemalistler ancak, bu dönüşümü sağlayacak ilerici toplumsal kuvvetlerle hareket edebilir. O kuvvetler, Cumhuriyet’in mezar kazıyıcıları olamaz. Bu bilinç, bizim dayanacağımız tek kuvvettir. Cumhuriyet gençliği, kendisini bu mevziden koparacak akıl oyunlarına karşı uyanık olmalıdır.

 

[1] İlgili haber için bknz: https://www.ensonhaber.com/gundem/ali-babacan-ataturkcuyum

Similar Posts:

 1,058 Görüntülenme

Leave a Reply

Your email address will not be published.