Hasan Basri Erkenen Yazdı: “Kemalizm’e Giderken – I”

Bugün Pazar,

bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.

Ve ömrümde ilk defa gökyüzünün

bu kadar benden uzak

bu kadar mavi

bu kadar geniş olduğuna şaşarak

kımıldamadan durdum.

Sonra saygıyla toprağa oturdum, dayadım sırtımı duvara.

Bu anda ne düşmek dalgalara,

bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım.

Toprak, güneş ve ben

Bahtiyarım…

Nazım Hikmet

Eleştirel Bir Bakış

            Her şeyin önceden yazılmış, bildirilmiş olduğunu söyleyenlere rağmen bugünün Kemalizm’ine nasıl ve hangi temellerde ulaşabiliriz? Sorusuna yanıt arayacağız. Neo, güncel veya Post-Post Kemalizm artık nasıl isimlendirdiğiniz değişir. Burada Post-Post Kemalizm ifadesinin herkes için yeni bir Kemalizm’i ifade etmediğini de belirtmek gerekir. “Post Kemalizm’in sonrası”, “onun aşılmışı” şeklinde bir yorumlama da mevcut. Keza “Neo” ifadesi içinde “emperyal terminoloji” veya bir “sapma” yorumlarının da yapıldığını söyleyelim. Biz burada bunun içeriğini yeni, güncel durumlara ve halka hitap edebilen bir Kemalizm olarak kullanıyoruz.

            Erdoğan ve AKP sonrası politik dünyanın, daha demokratik ve çok sesliliğin suç olmadığı bir ortama nispeten daha uygun olacağı için burada iktidar veya siyaset boşluğunu Kemalizm doldurabilir mi? Nasıl yapabilir? Soruları karşımıza çıkıyor. Bu boşluğun varlığını da tartışacak olanlar çıkacaktır. Biz bunu kabul ederek çözüm arama yolunu tutacağız. Güncel siyasetin pek üzerinde durmadığı, gündemine dahi almadığı bir olgu olan Kemalizm’in, AKP’nin otoriter politikalarında tekrardan konuşular hale geldiğini, en azından geniş halk kitlelerince Atatürk figürünün daha görünür olduğunu söyleyebiliriz. Bunu, Kemalizm’in yükselişi şeklinde okumaktansa daha çok bağımsızlık, özgürlük, demokrasi, modernite, kadın hakları, eşit yurttaşlık hakları gibi kavramlara duyulan ihtiyacın Atatürk figüründe buluşturulması, yani birtakım bize verilmeyen veya elimizden alınan haklara karşı tepki olarak okumak, daha faydalı olacaktır. Görüldüğü üzere onun fikir ve görüşleri burada özellikle de geniş kitlelerce daha yüzeysel, sloganlar eşliğinde kullanılıyor. Bu etki ve tepki bizi geniş tabanlı Kemalist bir örgütlenmeye ve fikir üretmeye götürebilir mi? Atatürk figürünü, bayrak edinen bu insanlar, Kemalist örgütlenmeye dahil edilebilir mi? Bu tip işlerin sevgi ve saygı, yalın incelemeler, okumalarla ve tekil kişilerle olabileceğini düşünmüyorum. Uzun zamandır aydın ve örgüt kıtlığı yaşayan Kemalist ideoloji, 90’lardan bugünlere ideolojisinin gelişimi, fikir ve çözüm üretme mevzularında eksik kalmıştır. Burada Kemalizm’in gündem belirleyebilme halinden çok uzak bir tepki verme düzeyinde kaldığını söyleyebiliriz. Burada özellikle de güncel siyasal meselelere verilen tepkiler/eleştiriler ne kadar doğru? Sorusu ile ilgilenelim. Örneğin batılılaşma/modernleşme mevzusunda tutuculaşan anlayışlar gözümüzün önüne geliyor. Anti-Emperyalizm soslu, Anti-Batıcı içeriğe sahip ve otoriter fikirlerin normalleştiği tutumların, Kemalist ilerlemecilik ile bağdaşmadığını düşünmekteyiz. Bu Kemalist anlayışı, kökleriyle, sebepleriyle inceleme ihtiyacı artık bir zorunluluk oluyor, diyebilirim. Ondan sonra da “Batı” bizler için ne ifade ediyor? Bunu inceleyeceğiz.

            Bu konuyu “Fon” mevzusu dahilinde tartışılabiliriz. Batı ile birtakım muhalifler arasında kurulan ilişkiler ve bu bağlamda steril olma veya olamama durumları tartışılıyor. Bu konuda çeşitli çarpık fikirlerin olduğunu düşünüyorum. Mesela her zaman öne sürdüğümüz gibi, AKP iktidarının antidemokratik, otoriter uygulamaları ve fıtratı yüzünden eylem yapma, fikir yayma alanının ve imkanının daraldığı bir ülkede, özellikle de maddiyat, nicelik ve nitelik sorunu yaşayan bir Kemalizm olduğunu belirtiyoruz. Halka ulaşma ve kendimizi geliştirme hususunda STK, vakıf, dergi vb. eksikliğinden yakınıyoruz. Takdir edersiniz ki bir büyük ulusal eylem için yine iyi bir eylem gücü gerekmektedir. İmece usulü ile iş yürütmek zorunda olan, ciddi anlamda tırnaklarıyla kazıyan insanların, kurumların bu mücadelesi gurur vericidir. Ancak nihai noktada yeterli değildir. Burada 60’ların aydınlarının kullandığı bir argümanı kullanacağım. “Türkiye potansiyeli, kapasitesi olan bir ülkedir ancak bu atıl vaziyettedir ve bu atıl ve durağan kapasitenin halkın yararına dönüşmesi elzemdir.” [1] Genel itibariyle kalkınma odaklı kullanılan bu ve buna benzer argümanlar çok değerlidir. Bu fikri, o dönemlerde eylem sahasına dökecek teorik ve pratik, “uygun” güçleri toparlamak ile uğraştıklarını da biliyoruz. Şimdi bu doğrultuda şunları sormamız gerekiyor. Fona, kaynağa, maddi güce hangimizin ihtiyacı yok? Antidemokratik bir sahada eldeki tüm güçler ile muhalefette mücadele etmek cidden etik değil midir? Eleştirdiğimiz şey yabancı kaynaklara (genellikle Batı) sahip unsurların, neden bu kaynaklara sahip oldukları mı? Yanlış gördüğümüz fikirleri halka empoze etmesi ve itibar görmesi mi? Yoksa doğru olduğunu düşündüğümüz fikirlerin yerine bunların toplumda yer edinmesi mi? İlki için şu sorular aklıma geliyor. Kaynağı mı eylemcinin fikrini belirler, eylemci mi kaynağı, fikirleri ile kendine çeker? Yoksa her ikisi müşterek mi ilerler? Bunlara net cevaplar veremediğimiz için peşin hükümlü olmayı uygun bulmamaktayım. Eğer ilki ise vahim bir durum diyebiliriz. O zaman yapılan pek çok eleştiri yerinde olacaktır. Ancak burada da ortaya koydukları eylemlerin içeriği, değerlendirmelerimizi yaparken bir adım önde olmalıdır. Eğer ikincisi ise, bu noktada demokratik sahaya saygılı olmak gerekliliğini savunuyorum. Yanlış fikirlerini, empoze etme hususunda ise, ilk olarak doğru yanlış algımız dogmatik olmamalıdır. İkincisi ise, Post-Kemalistler bize: “Apolejetizme (Mazeretçiliğe) karşı Kemalistler öz-eleştirmeciliği savunur ve bu anlayış ile devrimciliğe bakarlar. Bu da nihayetinde alarmizmi doğurmuştur.” şeklinde bir eleştiri getiriyorlardı. Aynen öyle demek istiyorum! Öz-eleştiriciliği, acil hareket etmeyi savunacağız. Savunacağız ki ilerleyeceğiz. Onların bizi dengesiz olmakla itham ettiği bu argüman aslında bizim “… vazifeye atılmak için içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin.” sözünün tatbikidir. Onlar dış kaynaklarla yayın yapıp binlerce insana bunları izletiyor mu? Biz daha iyisini hazırlanıp, demokratik saha da en az onlar kadar, onlardan da fazla bu işi başarmak zorundayız. Onlar bu yayınlarında ideolojik altyapılarının gereği, mesnetsiz Kemalizm eleştirisi mi yapıyorlar? Biz de hazırladığımız yayın, belgesel vb. içeriklerle topluma anladığımız yolu aktaracağız. Bu noktada onlar-bizler ayrımı da pek doğru olmasa gerek. Buna da değinmiş olalım. Bu bir nevi popülist iktidarların kutuplaştırıcı argümanlarındandır. Süreç esnasında onlar bizden, belki biz de onlardan pekala bir şeyler öğrenebilir, ileride kamusal alanda onlarla makul şartlarda tartışıp düşüncelerimizi savunabiliriz. İstediğimiz yaşam koşulları için nereden verim elde edilebilirse, biz de oraya hareket etmeliyiz. Atatürk dönemine atıf yapmanın bir meşruiyet kaynağı olarak kullanılmasına karşı olmak lazımdır lakin şunu belirtmeliyim. 1919-1923 arası çok yönlü mücadele bizlerin önünde duran net bir örnektir. Eldeki kaynak ve kuvvetleri en doğru şekilde yönlendirmek…

            Bu örnekte belirtmediğimiz tek bir şey kaldı. O da bu Batı tarafından fonlanan kuruluşların muhalefet etme biçimleri, Türkiye demokrasisinin ve halkının faydasına mıdır? Asıl bu meseleden dolayı kendilerine ağır eleştiriler yöneltiliyor. Açıkçası, bu tip kurumların yanlı gazetecilikleri, onların asıl altını oyan ve sonsuz bir tartışma döngüsü yaratan nedenlerin başında geliyor. (Tutumlarına dair bir örnek vermek gerekirse, Mülteci meselesinde, halk olarak çok fazla sorun yaşadığımız ve hala daha yaşamaya devam ettiğimiz süreçler silsilesinin içerisindeyiz. Tüm bunlara rağmen, Türkiye’yi ve Türk unsurunu ırkçılık mertebesinde değerlendirmek için zemin hazırlayan bir medya kesimiyle karşılaşıyoruz.) Eleştirme hakkımız elbet var, ki bu organizasyonlar, örnekteki habercilik tarzında da vurguladığımız gibi negatif taraflarıyla bunu çekiyorlar, diyebilirim. Lakin biz ne yapıyoruz? Sorusu ve çözümüyle ilgilenmek bana daha eylemsel ve doğru geliyor. Öte yandan halkını sömürerek yandaş medyasını fonlayan iktidar, Medyascope’tan, Daktilo1984’ten daha büyük bir cürüm içerisindedir. Önceliklerimizi doğru belirleyelim.

            Tüm bu örnek boyunca pek çok açıdan olaya yaklaştık fakat “Batı’ya” karşı olan peşin hükümlü tutumların altını çizmek gerekiyor. Konumuza dönmek gerekirse, irdeleyeceğimiz husus 90’lar ve 2000’lerde Kemalizm’in (Ulusalcılık) günceli yorumlayış biçiminden ziyade neye göre hangi temellerde yorumlamış? Bu doğru muydu? Bundan sonrasının temelini neye göre atmak gerekir? Sorularına yanıt aramak olacaktır. İlk soruyu yanıtlamak diğer ikisine göre nispeten daha kolay gözüküyor. Bu evre Anti-Kemalistler ve Kemalistlerce çokça yazılıp, çizilen bir dönem, fakat Kemalizm nedir? Yönü nedir? Soruları gördüğüm kadarıyla özellikle de 90’lardan sonra, bu konuda bir tutukluk olduğunu, üretimin çok kısıtlı olduğunu söylemek abartı olmayacaktır. Elbette tekil şahısları burada yok saymamak gerekir. Ahmet Taner Kışlalı, Uğur Mumcu, Muammer Aksoy ve daha fazlasının sol, sosyal-demokrat yorum ve bakış açıları çok şey katmıştır. Benim bahsettiğim daha örgütsel, bütüncül çalışmalar… Oradaki durağanlığın bir sonucu olarak 80 sonrası Kemalizm eleştirisinin aydın, akademi ve halk çevrelerinde daha da yayıldığı bir süreç yaşandı. “Atıl bir literatür” yaratıldı, diyebiliriz. 12 Eylül etkisinin de sebep olduğu bu süreç daha tepkisel bir Atatürkçülüğün doğuşuna da zemin hazırladı. Aslına bakarsanız birbirlerinden etkilendiklerini görüyoruz. Yani biri birinden önce ya da sonra ilişkisinden ziyade etkileşim halinde geçilen bir süreç tanımının daha uygun bir ifade olacağını düşünebiliriz.

            Kısırlaştığını, yüzeyselleştiğini ve tutuculaştığını düşündüğümüz Kemalizm nedir? Konuyu daha da açalım. Anti-emperyalizm olgusu yer yer Batı karşıtlığına varan 20 ve 30’ları asr-ı saadet dönemi olarak algılayan, tıpkı İslamcıların peygamberler dönemine ulaşma çabası gibi oraya varma gayreti olan, Kemalizm’i bir kadim tarih anlatısına indirgeyen son derece yüzeysel, zaman ve mekandan bağımsız ideolojimsi bir şey karşımıza çıkıyor. Olaylar, semboller son derece kutsal, dönemin şahıslarına haddinden fazla duygusal bir yaklaşım dikkati çekiyor. Üretemediği, kaynaklarının tükendiği veya tüketildiği bir ortamda yükselen kimlik siyasetine karşı, kendilerini savunma modundan bir türlü ayıramadıklarının da altını çizmek gerekiyor. Bu tip duyguların, inançların çok ön planda olduğu ve bağnazlığa varan dogmalaşmış bir yapının da haliyle değişmesi bir o kadar zaman alıyor, diyebilirim. Öteki taraftan meseleye bakacak olursak, şimdi burada hatlarını çizdiğimiz tutucu Kemalizm’in, herkesin düşüncesi veya bakış açısı olduğunu iddia etmek Kemalistleri/ Kemalizm’i tektipleştirme olur. Bu hataya Post Kemalistler yıllardır düşüyorlar. Onların etkisi ile bizlerin de buna düşmemesi gerekir. Bunun da farkındalığı ile meselelere eleştirel yaklaşmak daha sağlıklı olacaktır. İlerleyen kısımlarda son dönemdeki olumlu gelişmelerden, niçin Kemalistlerin de tektipleştirilmemesi gerektiğinden çokça bahsedeceğiz. Genellemeler, radikal üsluplar cazip ve çekici geliyor olabilir. İnsanlar kendilerini ifade ederken iletişim kanallarını ‘’parlak, dikkat çekici’’ tutarak fark edilme ihtiyacı hissediyor olabilirler. Zannediyorum ki bu asıl iletişimsizliğin başlangıcıdır.  Geniş perspektiften, özcü olmayan bir bakış açısı, bizler için kritik öneme sahiptir.

            Bu tutuculaşmanın sebeplerine de değinelim. Burada Soğuk Savaş, 12 Eylül ve kimlik siyasetinin yükselişi Kemalizm’i doğrudan etkileyen unsurlardan olmuştur. Batılılaşma ve modernleşme anlayışının muhafazakar milliyetçi ve etnik unsurlarca sorgulanması ve halk-dışı gösterilmesi, kurum ve aydın sıkıntısı çeken bir ideolojinin adeta çarmıha gerildiği bu süreçte eleştirdiğimiz tutucu Kemalizm’in çıkmaması acayip olurdu. Bunun doğal bir süreç olduğunu söyleyebiliriz. Doğal olma hali, meseleyi kendi zamanında anlama çabasından geliyor. Bu, doğru ya da yanlışın belirlenmesi şeklinde eşitlenmemelidir.

Modernleşme Bağlamında Geleceğin Öncülüğü

            Şimdi geçmişle bu kadar ilgilendiğimize göre geleceğe bakmak mevzusuna girebiliriz. Geleceğe bakarken geçmişin hatalarını veya ezberlerine dalmamak şeklinde önceki bölümde belirttiklerimizi özetleyelim. Herkesin çokça tekrar ettiği özellikle de özel günlerde kullanılan bir söz vardır: “Kemalizm, geçmişin bekçiliği değil, geleceğin öncülüğüdür.” Ne güzel bir söz değil mi! Uzun zamandır “geleceğin öncülüğü” kısmına nasıl sorusunu sorduğumuzda tökezliyoruz.

            Buna, biz neyiz? Neye ihtiyacımız var? Ülke şartları nelerdir? Ve bu ihtiyaçlarımızı, bu şartlarda nasıl karşılarız? Sorularına cevap arayarak bir veya birden fazla yöntem bulmaya çalışmalıyız. Öncelikle Kemalizm, saltanat ve hilafet koşullarının, tutucu güçlerin, köylü halkı tahakkümü altında tuttuğu bir süreçte, eksik, yer yer de hatalı Batılılaşma ve özellikle de Batı ülkelerinin emperyal hedefleri, Padişah ve yönetimlerinin yolsuzluk ve beceriksizlikleri sonucu ağır ekonomik yaptırımların, dış müdahalenin ve iç karışıklıkların had safhalarda olduğu, azınlıkların iç ve dış sebeplerle bu karışıklıklar içerisinde olduğu, bu ve başka sebeplerin halklar arası sürtüşmeyi tetiklediği son derece stresli bir ortamda ve son olarak Balkan kayıplarının ve diğer pek çok savaşın travmasının yaşandığı, geri kalmış ve daha yeni yeni millet sahnesine girme uğraşı veren halkının, neredeyse ortadan kalkacağı bir süreçte meydana çıkmıştır. Onun bu çevresi ve geçmişi, dünyanın ivmelendiği yön, kendisinin kimliğini belirlemede belirleyici etmenlerden olmuştur. Bu sebeple ilk etapta güçlü millet, güçlü devlet, güçlü ordu amaçları göze çarpar. Türk kimliğinin tanımını belirlemek ve bir ortak tarih, kültür ve amaç sağlanarak, halkı bu kimlik de birleştirmek, birleşme ve anlaşma sağlandıktan sonra da dayanışma halinde, barışçı bir politika ile ilerlemeyi sağlamak, Kemalist anlayışın hedeflerinin genelini oluşturduğunu görüyoruz. İlerlemesini, bulunduğu dönemdeki, milliyetçi, askeri otoriter yönetimlerin aksine Batı’ya yakın, onlara biat ederek değil fakat iş birliği ve dostluk halinde, demokrasiye ulaşma gayreti ile yaptığını belirtebiliriz. Demokrasinin durumunun, burada anakronik bir şekilde incelenmemesini öneririm. (Otoriter yönetimlerin modernleşme ve ilerleme hareketlerinin aksine demokratik toplumların burada referans alınması gözden kaçırılmamalıdır.) Önceki Jön Türk devrimlerinden de çok fazla ders çıkartması hasebiyle, devrimci davranışlarının kendinden öncekilerden farklı olduğunu, modernleşme fikrinin burada Cumhuriyet ile bir kırılma yaşadığını belirtmek yerinde olacaktır. Elbette süreçler birbirinden bağımsız değerlendirilemez. Devamlılıklar olmakla birlikte, farklılaşma ve “ders alma” hali ön plandadır. Özellikle de geçmişin reformist, idare-i maslahatçı, yüzeysel ilerleme anlayışının aksine Atatürk döneminde son derece radikal bir devrimsellik / ilerlemecilik görüyoruz. Kısa bir sürede hem siyasal yapının katı bir değişimine, üst-yapı kurumlarının oluşturulması ve değiştirilmesi gibi yapılması cidden zor kadro hareketlerine, bir toplumu kültüründen başlayarak, dönemin aydınlarının ısrar ettiği Meşruti Monarşi fikrinin, Cumhuriyet’e dönüştürülmesi sürecini, izliyoruz. Bunlar ne denli başarılı oldu, tartışmasını çoğunlukla, Cumhuriyet’imizin 100. Yılına yaklaşırken yapılan içi boş bir tartışma olarak görüyorum. Elbet teker teker devrimler incelenip, başarı oranı ve kriterleri belirlenebilir ve muhakemesi yapılabilir. Kemalizm’i eleştirmek ve onu sorgulamak süreçleri yeni süreçler değil. Geçmiş çalışmalara bu noktada dileyen girebilir. Daha akl-ı selim Kemalizm veya CHP okumasının, incelenmesinin yapılması gerektiğine inananlardanım. Özetle Kemalizm’i, kendi döneminin şartlarında, yer yer pragmatik, çoğunlukla radikal, yeni bir devlet, hükümet etme biçimi ve en önemlisi yeni bir ulus, ileri bir halk yaratma sürecindeki radikal ilerlemeci bir ideoloji olarak tanımlayabiliriz. İlaveten, şartları daha iyi kavramak adına, milli mücadele ve Kemalist devrim, toplumsal bir mutabakat, geniş tabanlı bir halk hareketi ile değil daha çok belirli çevrelerin iş birliği ile yapılmıştır. Bu süreç esnasında, tüm kadrosuzluklara, iç siyasi çekişmelere, gerici, saltanatçı tutumlara rağmen rejimin ve devrimlerin oturması için ciddi ve sürekli atılımlar yapılabilmiştir. Burada genele baktığımızda milli bilinçsizlik hali göze çarpar hem halk hem de aydın özelinde, zaten o ve ondan sonraki süreç, bu bilincin tahkimi üzerinedir. O dönemi, şartları ile tanımını böyle yapalım.

            Günümüze dönecek olursak, öncelikle şunlar üzerinde yoğunlaşmak gerekiyor. Kırdan kente göçün büyük oranda sağlandığı, ağalığın hemen hemen sona erdirildiği, endüstrinin çok yükseldiği ve özellikle de enerji özelinde kökten değişimlere girdiği, sosyal medyanın hayatımızın her alanına nüfus ettiği, kimlik siyaseti dahilinde etnik ve muhafazakar siyasetin derinlik ve güç kazandığı, demokrasimizin iyi kötü bir mesafe aldığı ve daha pek çok yeniliğin, olumlu ya da olumsuz hızlıca yaşandığı bir dönemde yaşıyoruz. Türkiye özelinde toplumsal ve bölgesel kalkınamama, onu bırakın karnını doyuramama gibi ekonomik problemlerin de had safhasındayız. Burada karşımıza birkaç soru çıkıyor; modernite bitti mi? Bugün ulusu nasıl tanımlarız? Sınıf siyaseti mi kimlik siyaseti mi? Günün problemlerine cevabımız var mı? İlki için şunu söyleyebilirim. Kemalizm, Türkiye modernleşmesinin başlangıcı değil, başarılı olmuş bir evresidir. Sanılmasın ki kendiliğinden olmuştur ya da artık durmuştur. Bu da bir yanılmasa olacaktır. Kurulan modern kurumların, sistemlerin, anlayışların yerine daima yenileri gelmiş, modernleşme tam hız devam etmiştir. Bu kimi zaman eldeki ürünün inovasyonu şeklinde olmuş, kimi zaman birkaçının entegrasyonu, birbirlerini tahkim etmeleri şeklinde ya da kökten değişmesi ile vuku bulmuştur. Post-Modernizm evresini de bu şekilde yorumlayabiliriz. Türkiye örneğinde kökünü yine moderniteden alan bir evre olarak karşımıza çıkıyor. Bizim kastettiğimiz Kemalizm, kendinden öncekilerden yer yer faydalanmış, yer yer de reddetmiştir. Dünya ve zamanın şartlarının getirisi, Türkiye’nin modernleşme zorunluluğunu ortaya koyar. Kemalizm, Türk modernleşmesinde ciddi, büyük bir evredir. Onun eleştirisi olan Post-Kemalizm ise, “sonrası” olmasından ziyade, yer yer uyarıcı nitelikte olsa da genel itibariyle bir “Anti-Kemalizm” işlevi gördüğünü belirtmek gerekir. Tamamen odağına, zaten evvelden yaftalanmış bir kavramı oturtur ve bu paradigmanın etrafına bunu destekleyecek argümanları dizmeye çalışır. Yani Post-Kemalizm yeni bir evreden/dönemden ziyade, mevcut konjonktürün ve akıllarındaki Kemalizm’in salt eleştirisini bizlere sunmuştur. Daha çok bir tepki akımıdır. Bunun, yer yer haklı emareleri içerisinde sakladığını görsek de özce tutarsız olduğu artık söyleyebiliriz. Tüm bu sebeplerle modernitenin bittiğini ve onun eleştirisi ile beraber yeni bir şeyin başladığı iddiasını kabul edemiyoruz.

             Modernleşmeyi, ilerlemek olarak ortaya koyuyoruz, peki burada bu modernleşmek, batılılaşmak ile mi anlaşılmalı, birlikte okunmalıdır? Kemalizm kendi çağında saltanatı yıkarak ve egemenliği millete takdim ederek aslında demokrasi için ilk temel adımları atmış oluyordu ve o dönem sadece anayasa sağlanarak, meclis kurarak, millet egemenliğinin sağlanamayacağını gösteriyordu. Muadili olan, 3. Dünya ülkelerine baktığımızda çok daha ileri bir konumda olduğunu görebiliriz. Otoriter, totaliter ve dinsel iktidarın yıkılması, yerine bir Cumhuriyet kurulması ve kurumların inşa süreci, bize gösteriyor ki, Kemalizm’in nihai hedefi mutlak demokrasiyi tayin etmektir. Bu sebeple, bugün modernleşmeye/ilerlemeye bakışımız da bu eksende olmalıdır. Dönemin otoriter tutum ve kararlarının yine reel politik ile anlaşılabileceğini, işin özünü temsil etmediğini tekrar etmek isterim. Siyasal ve sosyal kültür açısından özellikle bu yorumu yaptığımızı belirtelim. Lafın özü, bizce batılılaşma burada tekrar önümüzde durmaktadır. İmtiyazcı, bağımlı politikalara tutulmaktan bahsetmiyoruz. Bir takım sosyal, hukuksal, siyasal gelişmişliklerden bahsediyoruz. Şunun farkında olmak gerekiyor. Otoriter yönetimler ile ilişkileri dikkatli kurmak gerekir. Türkiye, özellikle komşuları ve sonra da diğer devletler ile iyi ve iş birliği içinde ilişkiler kurmak zorundadır. Teknik anlamda kimden faydalanması gerekiyorsa onunla da ilişkiler kurmalıdır. Burada Çin’deki ekonomik/teknik gelişimler çok dikkat çekicidir fakat dış siyasetin, iç siyaseti de doğrudan etkileyeceğini unutmamak lazımdır. Bu sebeple otoriter-tutucu rejimler ile kurulan ilişkilerde belirli mesafeleri korumak gerekir. NATO ve AB’de bir noktada bu rejimler arasında değerlendirilebilir. Dış politika konusunda detaylıca inceleyeceğiz fakat ne kadar demokratik olarak nitelesek de Batı ülke ve kurumlarının otoriter-bağnaz ülke ve kişilerle kurdukları menfaat ilişkileri, Doğu toplumlarına yaklaşımları onların çelişkisini oluşturmaktadır. Son söz olarak barışçı olan ve yardakçı olmayan, demokratik temel ve amaçlarla kurulan politikalar Türkiye’nin yararına olacaktır. Bir yöne taraftarlık halinin ne sonuçlar doğuracağını, komşu ülkelere bakarak görebiliriz. Hele ki bir de o yön ve yöntem yanlış ise…

Devam Edeceğiz…

Kaynakça

[1] Doğan Avcıoğlu, 1980, ‘’Devrim ve Demokrasi Üzerine’’

Similar Posts:

 484 Görüntülenme

Similar Posts by The Author:

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *