Gazi Ömeroğlu Yazdı: “KISA BİR İNCELEME: 19.YÜZYILDA TARİH YAZIMI ve MİLLİYETÇİLİK

  Türkiye’de yaklaşık 200 yıldır süregelen modernite tartışmaları entelektüel çerçevede bir soruyu akıllara getirir: 19. Yüzyıl Osmanlı entelektüellerinin düşün dünyası ve pratiği Herder’in modern bir kurum olan devlete karşı şüpheci tavrından ziyade Hegel’in siyaset felsefesinden mi etkilenmiştir? Bu bağlamda, 19. Yüzyıl Osmanlı aydınlarının Avrupa romantizmiyle kurdukları ilişki de göz ardı edilmemelidir.

1815’te Avrupa(https://www.britannica.com/event/Congress-of-Vienna adresinden alınmıştır.)

      Johann Gottfried Herder (1744-1803) ve onun milliyetçilik ideali, 19. Yüzyıl’ı şekillendiren başat unsurlardandır. Monika Baar, Herder açısından ulusun bireyler kümesini temsil etmekle kalmayıp, aynı zamanda bir maneviyata sahip organizmayı betimlediğini aktarır. (Baar,2010, s.109) 19. Yüzyıl; endüstrileşmenin etkisi altında gelişen milliyetçiliğin somutlaştığı ve dinamiklerini gösterdiği belirleyici bir dönem olarak ele alınabilir. Dönemin entelektüelleri, seleflerinin aksine yüzlerini Antik Roma devrine değil, Yunan medeniyetine çevirmeyi tercih etti. Kuşkusuz, olgunlaşan ve yükselen demokratik ilkeler milliyetçilik çerçevesinde motive edici bir etmendi. (Baar, 2010, S.232) Bu bağlamda, adı geçen yüzyılda demokratik ilkelerin ve milliyetçiliğin kendi kaderini tayin hakkı üzerinde yoğun ve çetrefilli tartışmalara neden olduğu göz ardı edilmemelidir. Ernest Gellner (1925-1995) milliyetçiliği, Endüstri Devrimi ile birlikte ortaya çıkan yeni toplumsal biçimlemenin önemli bir sonucu olarak değerlendirir. (Gellner, 1992, s.81). Şimdi, iki önemli soru akla gelir: Millet nedir? Milliyetçilik nedir? Tabii ki bu hususta düzinelerce tanımlama gösterilebilir. Ernest Renan’a (1823-1892) kulak vermek gerekirse; millet muazzam bir dayanışmadan ileri gelen günlük plebisitin karşılığıdır ve Renan’a göre millet bir hissiyatı temsil eder. (Zimmern, 1939, s.186-205) [1]  Milliyetçilik ise Gerner’in söyleminde yanıtını bulacaktır: Milliyetçilik, yöneten ve yönetilen arasında vücut bulan çıkara dayalı ilişki sayesinde biçimlenmiş bir politik meşruiyettir. (Gellner, 1992, s.20) Bu noktada başka bir soru daha gündeme gelecektir: Yalnızca devlete sahip milletlerin mi tarihinden bahsedilebilir? 19. Yüzyıl boyunca belirginleşen emperyalizm; yöneten ve yönetilen arasındaki ilişkiye dair yeniden düşünme yolunu açmıştır. Beraberinde dil, din, sınırlar, kurumlar ve egemenlik; millet ve milliyetçilik tartışmalarının öncü unsurları olarak görülmüştür. Wilhelm Friedrich Hegel (1770-1831), milletlerin tarihinin ancak bir devlete sahip olduklarında başladığını iddia eder. (Hegel, 1975, s.134) Peki, devlet inşası bir neden ya da sonuç olarak değerlendirilebilir mi? Yoksa, toplum ve sınırlar arasında yaratılmak istenen nüfuza yönelik bir araç işlevi mi üstlenir?

   On dokuzuncu yüzyıl toplumlara milli hislerini ve taleplerini dile getirme fırsatını sunarken, özellikle Avrupa; yeni sınırları ve bununla bağıntılı gündemleri tartışmaya açan emperyalizmin etkisini hissetmektedir. Bu koşullar altında kaçınılmaz olarak, düşün dünyası yeni bir kimlik ve farklı bir içerik kazanmaktadır. Benedict Anderson (1936-2015), Hayali Cemaatler adlı eserinde Avrupa çapındaki entelektüel faaliyetlerin milliyetçiliğin gelişim sürecinde önemli bir köşe taşı olduğunu ifade etmektedir. (Anderson, 2006, s.71) Milliyetçi atmosfer, Avrupa’da en çok bir imparatorluk içinde varlıklarını devam ettiren toplumlar üzerinde etki yaratmıştır. Bu bağlamda Yunan, Bulgar, Sırp, Macar ve Arnavutlar dikkat çekmektedir. Yükselen milliyetçilik, entelektüel çevrelerde hak ve devlet kavramları üzerindeki fikri takibi arttırmıştır. Anderson, popülist karakterine rağmen, Avrupa milliyetçiliğin Amerika’daki muadilinin aksine yasal köleliğin kaldırılması ve genel oy hakkı meselelerinde sesini yükselttiğine vurgu yapar. (Anderson, 2006, s.71) Ne var ki, toplumsal hareketliliklerin gölgesinde, Abraham Lincoln ’ün çok etnikli ve çok kültürlü yapının doğurduğu zorluklara rağmen Amerikan milliyetçiliğine yeni bir kimlik kazandırdığı da not edilmelidir. Bu dönemde, Amerikalı entelektüeller ve önderler toplumun ortak hislerine tercüman olmak gayesiyle mütemadiyen Bağımsızlık Bildirgesi’nden ilham almıştır. Bildirgenin temel mottosu olan “Bütün insanlar eşit yaratılmıştır” ilkesi milli kimliği güçlendirmek adına yeniden anlamlandırılmıştır. (Smith, 2008, s.9.) Aslına bakılırsa 19. yüzyıl, Fransız Devrimi’nin sonuçları ile olanca ağırlığıyla yüzleşmeye devam etti. Bu dönemde milliyetçiliği besleyen halk hikayeleri ve efsaneler de Avrupa halklarının dilinden düşmüyordu. Avrupa, milliyetçiliğin kahramanlara ve sembollere olan zorunlu gereksinimi ile karşı karşıya kalmıştır. Bilindik örneklerden biri de Chauvin ya da Türkçedeki karşılığıyla Şoven efsanesiydi. Elbette Şoven hikayesinin Avrupa milletlerinin ayağa kalkışlarındaki başat etmen olduğu söylenemez, fakat tarihin bir kez daha hikayelerden türediği ve onlara ihtiyaç duyduğu gerçeği yanı başımızdadır. Jennifer E. Sessions’ın aktardığına göre Nicolas Chauvin, Afrika’daki kahramanlıklarıyla ün salmış bir Fransız askeriydi ve sonraları bu isim 19. yüzyılda Avrupa sathında mütecaviz milliyetçiliğin bayrağı haline geldi. (Sessions, 2011, s.124) Bununla birlikte bir yakınışa da kulak vermekte yarar var. F. K. von Savigny (1779-1861), 19. yüzyıla kadar kimsenin meydan gelen yeni Avrupa üzerinde Roma ve Germen halklarını da göz önüne alarak kapsamlı bir çalışma ortaya koyamadığından şikayetçidir. (Şanbey, 1960, s.281)

   Sözü edilen yüzyılda ortak çıkar, maneviyat ve dayanışma dil ve din farklılıklarında ileri gelen engelleri aşmaya başlamıştı. Bu bağlamda Avrupa şevkli bir İtalyan milliyetçisi olan Giuseppe Mazzini (1805-1872) ile tanıştı. Mazzini’nin Genç Osmanlılar dahil Avrupa’daki milliyetçi örgütlenmeler üzerindeki etkisi araştırmaya değer bir alandır. Mazzini, Avrupa halklarını kendi kaderlerini tayin etmeleri noktasında motive edici bir rol üstlenmişti. (Anderson,2006, s.114.) Mazzini’nin dayanışma çağrısı milliyetçiliğe bir çeşit devinim kazandıran modernitenin kazanımlarını pekiştiren bir rol de üstlendi. Mazzini ve Avrupa’nın öteki milliyetçi önderleri birer sömürü statükosu olarak etiketledikleri imparatorlukları milletlerin önündeki en büyük tehdit olarak gördüler. Şimdi Mazzini’nin Sırp ve Macar milletlerine yazdığı mektuba göz atmakta yarar var.

“Siz bizim kardeşimizsiniz, bizim gibi siz de kendi vatanınızı kurmak için çabalıyorsunuz. Gayretlerimiz başarıyla ulaştıracak düstur milliyetçiliktir. Bu uğurda kahramanlarınızın ve kurbanlarınızın çektikleri cefayla birlikte epey mücadele verdiniz. Şimdi, birbirimize omuz vermek için Adriyatik boyunca ellerimizi kavuşturma zamanı!” (Recchia ve Urbunati, 2009, s.141.)

Şüphesiz bu satırlar Avusturya ve Osmanlı İmparatorluğu’nun yakından ilgilendirmekteydi. 19.yüzyıl boyunca, Osmanlı aydınları devlet rehberliğinde ve onunla uyumlu bir milliyetçilik anlayışını geliştirmek için gayret gösterdi. Bundan dolayı, bir bakıma halkın öncelikleri saf dışı bırakılmıştı. Şerif Mardin (1927-2017) bu durumun Osmanlı aydınının geçinmek ve hayatını sürdürmek için devlete olan bağımlılığından ileri geldiğini öne sürmektedir. (Mardin, 1992, s.338) Keza, dönemin aydınlarının birçoğu bürokratik/resmi görevlere sahip kimselerdi. Gerek Avrupa’nın diğer coğrafyalarında gerek Osmanlı İmparatorluğu’nda devlet kurumu milliyetçiliği geliştiren fikri üretim sürecinde bir referans noktası ya da hedef tahtası olarak ele alındı. Hegel’in devleti yücelten ve kutsayan değerlendirmeleri tepki topluyordu. Johann Gottlieb Fichte (1762-1814) “Alman milletine Mektuplar” adlı eserinde halka sadece ekonomik kazanımlar sunarak kamu güvenliğini sağlayan devlet tezini reddediyor ve bu durumu vatanseverliğin şekillendirdiği bir tezgâh olduğunu iddia ediyordu. (Kedourie, 1971, s.57.)

    19. yüzyıl boyunca ortaya atılan milliyetçilik ideallerinin neredeyse tamamı meşruiyetin kaynağını ve tanımını tartışmaya açtı. Egemenliğin kaynağı seküler ve materyal olana doğru evrilirken; ruhani yasalar düşün dünyasındaki geçerliliğini yitirmeye başladı. Ne var ki Anderson, milliyetçiliğin doğrudan dinin yerini alan bir fenomen olmadığının altını çizer, ona göre milliyetçilik ve din 19.yüzyılı kavramak açısından birlikte ele alınmalıdır. (Anderson, 2006,s.12) Özü itibariyle, yeniden tanımlanan milliyetçilik anlayışı coğrafi ve düşünsel sınırların belirginleşmesini öngörüyordu. Söz konusu sınırlar öncelikli olarak dil, etnik köken ve kültür ile somutlaştırıldı. Eric Hobsbawm’ın (1917-2012) dile getirdiği gibi dil politikaları önemli bir ivme kazanmış, hatta Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nda kayda değer toplumsal hareketlere yol açmıştı. (Hobsbawm, 1995, s.119-120) Sınırların gözden geçirilmesi millet ve devlet üzerine önemli sorgulamalara neden olurken kültürel, sosyal ve politik gelişmeler dünyayı şekillendiriyordu, yanı sıra farklılıkların karanlık tarafları şeffaflaşmaya başlamış, bu da bir uyanışa neden olmuştu. Son sözü Hobsbawm’a bırakalım: Milliyetçilikleri ve devletleri milletler inşa etmezken, milletler; milliyetçilikler ve devletler tarafından inşa edilmiştir. (Hobsbawm, 1995, s.24.)

Gazi ÖMEROĞLU

Kaynakça

Anderson, Benedict. Imagined Communities. Londra: Verso,2006.

Baar, Monika. Historians and Nationalism. New York: Oxford University Press, 2010.

Gellner, Ernest. Uluslar ve Ulusçuluk. (Çev.) İstanbul: İnsan Yayınları, 1992.

Hegel, G.W.F. Lectures on the Philosophy of World History. (Çev.) Cambridge,1975.

Hobsbawm, Eric. 1780’den Günümüze Milletler ve Milliyetçilik (transl.) İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 1995.

Kedourie, Elie. Avrupa’da Milliyetçilik (transl.). Ankara: Milli Eğitim Basımevi, 1971.

Mardin, Şerif, İdeoloji. İstanbul: İletişim Yayınları, 1992.

Recchia Stefano and Nadia Urbunati. A Cosmopolitanism of Nation. Princeton and Oxford: Princeton University Press, 2009.

Şanbey, Cemil Ziya. “Leopold von Ranke: Tarihçilere Yol Gösteren Bir Tarih Üstadı”, DTCF Dergisi,18,3-4. (1960): 281.

Sessions, Jennifer. By Sword and Plow. New York: Cornell University Press, 2011.

Smith, Brian. “Myths and the American Nation: Jefferson’s Declaration and the Development of American Nationalism”, Review of Nationalities, 8 (2018): 9.

Zimmern, Alfred Eckhard. Modern Political Doctirines. London,1939.


[1] Sözü edilen tanım, Ernest Renan’ın 11 Mart 1882’de Sorbonne Üniversitesi’nde verdiği açık derste ifade edilmiştir.

Similar Posts:

 9,225 Görüntülenme

Leave a Reply

Your email address will not be published.