Ezgi Büyükkayın Yazdı: “Hangi Demokrasi?”

Günümüzde dünyanın farklı yerlerinde, farklı demokrasiler yaşamaktadır. Demokrasilerin ülkeden ülkeye, coğrafyadan coğrafyaya farklı şekillerde uygulanması, bunun arkasındaki nedenleri incelemeye itiyor bizi.

Demokrasi denilince aklımıza ne geliyor? Demokrasi, seçimlerin yapılması mıdır sadece? Biz vatandaşlar olarak, demokrasiden başka neler bekliyoruz? Beklediğimiz diğer tüm haklar ve eylemler sadece demokrasinin ürünü müdür? Demokrasi denilince sadece seçimleri düşünmüyoruz, mesela bir demokrasinin, hukuk devleti olmasını da bekliyoruz. Biz demokrasiden, aynı zamanda, liberalizmin etkisiyle doğan hakları ve eylemleri de bekliyoruz.

Halkların yapısı her coğrafyada farklılık gösterir. Bazı halklar bireyciyken bazıları toplumcudur. Bunu şu şekilde genelleyebiliriz: Batı, bireyci yaklaşıma sahipken; Doğu toplumcudur. Batıda liberalizmin doğması da bu bireyci yaklaşımın etkisiyle gerçekleşmiştir. Bireyci yaklaşımda önemli olan bireydir, fakat toplumcu yaklaşım ön plana toplumun yararını alır. Batıda yaklaşım bireyci olduğu için kişilerin kendi özgürlükleri ve hakları önem kazanmıştır.

Bireyci yaklaşımın etkisiyle ve liberalizmin oluşturduğu kıvılcımla birlikte, bireyler hak odaklı düşünmeye başlamışlardır.  Bu aslında liberalizmin mülkiyet hakkı talebiyle başlamıştır. Kötü olan bazı şeyler güzel oluşumlara vesile olabiliyor bazen. Liberalizmin topluma etkisi de bu şekilde olmuştur. Halk aşama aşama kendi haklarını ve özgürlüklerini düşünmeye başlamıştır. Başta bunu sadece güç odakları kendi çıkarları için yapabiliyorken, mülkiyet hakkı gibi, zamanla bu, tüm toplumda bir yaşamsal alışkanlığa dönüşmüştür.

Bu düşünce yapısı, Batı’da demokrasiden önce canlanmıştır. Yani Batı liberalizmle demokrasiden önce tanışmıştır. Halk demokrasiyle tanıştığında, tüm haklarının farkında ve onları korumaya istekli haldedir. Halk, demokrasiden haklarını talep etme alışkanlığına sahiptir. Halkın deneyimleri, taleplerinin yerine getirilebileceği üzerinedir. Bu da mecburiyet hissini ortadan kaldırır.

Halkın kendi sınırlarının ve devletin sınırlarının farkında olması, vergi farkındalığını da oluşturur. Verilen verginin karşılığını beklerler ve temsil olmadan vergilendirme yapılmaz derler (1). Bu düşünce yapısı Magna Carta’yı beraberinde getirmiştir ve ilk kez yönetimde hakim gücün yanında bir parlamento oluşturulmuştur (2). Bu durumun sağlanmasında da sınıflı toplum yapısının etkisi vardır.  Hiçbirimizin onaylamadığı sınıflı toplum yapısı, o dönemde demokrasiyi pozitif yönde etkilemiştir. Amaç, derebeylerin maddi kayıp yaşamak istememesidir temelde, fakat halk zamanla bu konuda bilinçlenmeye başlamıştır.

Tüm bu düşünce yapısı, halkın kendi haklarını güvenceye alma isteği, demokrasilerde bazı temel değer ve kurumların oluşmasını sağlamıştır. Sınırlı sorumlu siyasi yönetim, kuvvetler ayrılığı, anayasal yönetim, hukukun hakimiyeti, bağımsız ve adil yargı, ihlal edilemez nitelikte olan ve demokrasinin olmazsa olmaz şartı olan siyasi hakları aşan daha doğrusu onların da alt yapısını teşkil eden bir insan hakları çerçevesi bunlar arasında en başta gelenleridir (3).

Yönümüzü Türkiye’ye çevirdiğimizde öncelikle görüyoruz ki, halk toplumcu yapıya sahip.  Uzun süren Osmanlı İmparatorluğu’nun başka devletlerde görülmeyen bazı özellikleri toplum yapısını hayli etkilemiş durumda; halkın padişahın kulu olduğu düşüncesi, padişahtan başka gücün bulunmaması (baskı unsuru eksikliği, sınıfsız toplum), biat kültürü… Halk haklarının farkında değil ve hakları için verdiği mücadele çok zayıf. Değişime direnen ve muhafazakâr bir toplum yapısıyla karşı karşıyayız. Dolayısıyla, Batı’dan farklı olarak halkın kendi istekleri ve ihtiyaçları için, aydın kesimin ya da bir güç odağının etkisi olmaksızın yaptığı ayaklanmalar, isyanlar çok sınırlı. Yani Batı’nın aksine, toplum, haklarını talep etme alışkanlığına sahip değil.

Bu tarihi çizginin günümüze yansıması olarak benzer toplumsal pratiklerin devam ettiğini söyleyebiliriz. Biat kültürünün devam ettiğini ve bundan dolayı demokrasinin cezalandırma yöntemlerinin çalışmadığını görebiliyoruz (seçimler aracılığıyla). Halkın hakları zarar gördüğü halde, sesini çıkartmamasını; sesini çıkaran grupların da diğerleri tarafından hoş karşılanmadığını defalarca yaşadık, en büyük örneğini Gezi’de gördük. Demokrasinin devamlılığını sağlayan, tüm vatandaşları güvence altına alan güçler ayrılığı ilkesinin yok sayılmasına yeterince tepki verilmemesini izledik.

Sonuç olarak, halkın bireyciliği tanımaması, haklarının farkında olmaması, bugün hala devam etmektedir. Bunun nedeni olarak da tarihsel farklılıkları gösterebiliriz. Batı’da mutlak monarşi karşısında fert hürriyeti gelişmiştir ve bu Batı’daki gelişimin ayırt edici yönü olmuştur (4). Bireyci yaklaşımın ve liberalizmin oluşturduğu kıvılcımla birlikte, halkların kendi temel hak ve özgürlüklerini koruması sonucu, maalesef bizim ülkemizde gözlemlenememiştir. Tabi ki bu sonuca ulaşırken, liberalizmin sadece haklarla olan ilişkisine bakıyoruz. Daha önce de değinildiği gibi, bu bir etkidir; amaç belirli grupların çıkarlarını korumak iken ortaya çıkan etkidir. Halkın ayrıcalıklı olanlara bakıp da öğrendiklerinin ve deneyimlediklerinin sonucu olarak; haklar ve özgürlükler talep edilmiş ve korunmuştur. Sistemler aynı olsa bile neden bazı ülkelerdeki demokrasiler diğerlerinden daha iyi çalışıyor sorusunu bu şekilde cevaplayabiliriz diye düşünüyorum. Umuyorum ki dünyanın her yerinde tüm demokrasiler insan haklarına ve temel hak ve özgürlüklere saygılı olarak yaşamaya devam eder.

REFERANSLAR

  • Giovanni Sartori, How Far Van Free Government Travel?, 1995
  • Edited By Clyve Jones, A Short History of England, The Boydell Press, 2009
  • Mustafa Erdoğan, Anayasal Demokrasi, Ankara, Siyasal Kitabevi, 1997
  • Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’nin Siyasi Hayatında Batılaşma Hareketleri, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2016

Similar Posts:

 2,345 Görüntülenme

Similar Posts by The Author:

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *